15 Ekim 2025

HASTANE

 Bugün akşam namazından sonra annemle birlikte geldik yine. Tıpkı yıllar önce annemle birlikte geldiğimiz gibi.

Şimdiki çocuklar tablet, telefon, bilgisayar arasına sıkışmışken; bizler çocukluğumuzda akşam ezanından önce eve dönmezdik sokaklardan. 

Futbol oynayanlar, gülle oynayanlar, kovalamaca oynayanlar, yerden yüksek oynayanlar, Yedikule oynayanlar ve daha nice çocuk oyunları oynayan gerçek çocuklardık biz.

E tabii gerçek oyunlarda gerçek enerji, gerçek hareket, gerçek kazalar da kaçınılmazdı. 

Hiç yerinde durmayan, sürekli hareket eden, koşturan bir çocuk olarak kollarım, bacaklarım defalarca kırıldığı için hastane yolu, o gri hastane koridoru, hastane önünde satılan simit, şalgam ve ayran, uzun kuyruklar, kapılardaki suratsız görevliler hepsine aşinaydım ben. 

İlkokul 2. sınıfta farklı bir hastane maceramız oldu yalnız. 

Bugün anneme tekrar sorunca “ Oğlum, o zaman hastanede bir hafta kalmıştık.” dedi. Bir hafta ameliyatlı bir hastaya bakmanın zorluğunu varın siz düşünün.

Hastaneye nasıl girdiğimi falan çok net hatırlamıyorum ama ameliyata girmeden önce annemin başucumda durduğunu, nenemin anneme “İnsan biraz ağlar, sızlar…” falan dediğini hatırlıyorum. Annem her koşulda metanetli bir insandı. Bu tip durumlarda soğukkanlı olunması gerektiğini çok iyi bilirdi. Ve evet gayet soğukkanlı bir şekilde beni ameliyathanenin kapısına kadar uğurladı.

Kapıdan içeri girince her tarafta önlüklü, maskeli kadınlar, erkekler; bilmediğim garip, tuhaf aletler gözüme çarptı ilkin. Sonra masaya yatırdılar. Tepemde de 8-10 tane yanarlı dönerli lamba...

Adın ne? Kaçıncı sınıfa gidiyorsun? Hangi kitapları okudun? diye bir taraftan da sorular sorarak beni kandırmaya çalışıyorlar. Ben de çocuğum tabii... Sonra mavi eldivenli bir el suratıma plastik bir maske uzattı. Maskeyi yüzüme dayadılar. “ Hadi 10’dan geriye doğru say.” dediler.  3'e kadar geldiğimi, sonrasında yatakta uyandığımı hatırlıyorum

Tabii şimdi hastane deyince odalarda tek ya da iki yatak, kişisel hasta dolapları, başucunda oksijen maskeleri, her odanın özel tuvaleti, televizyonu hatta kliması olan hastane odası canlanıyor insanların zihninde. Ben size 1986-87'deki Sosyal Sigortalar Kurumu Hastanesi'nden bahsediyorum. Uzunca bir koridor, koridorun sonunda da bir tuvalet vardı. İhtiyacı olan insanlar için yani koridordaki tüm hastalar içindi bu tek tuvalet.

Yaşlı amcalarla dolu, sanırım 8 kişilik bu odada tek çocuk bendim. Mehmet isminde bir abi ile tanıştığımızı hatırlıyorum. Yan tarafımdaki hastanın oğluydu ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları 6. Bölge Müdürlüğü 'nde çalışıyordu. Bir süre mektup arkadaşlığı yapmışlığımız da oldu.

Odadaki amcaların hepsi birbirinden komikti. Hani yaşlılar artık belli bir yaştan sonra “Aman dünya yansa bana ne!” moduna girer ya işte bizimkilerin hepsi o moddaydı zaten. Birbirlerine sürekli şakalar yapıyorlardı. Birçoğu da yaşlı olmanın verdiği cesaret ve vurdumduymazlık ile bel altı şakalar bile yapıyor, birbirlerinden laflarını hiç esirgemiyorlardı. Ama en güzel tarafı da kimse kimseye alınmıyordu.

Şimdi hatırlıyorum da Hakkı Amcam o zaman Susurluk'ta görev yapıyordu. Adana’ya geldikleri gün hastaneye ziyaretime gelmişlerdi. Yanlarında da bana hediye olarak “Boş Beşik” kitabını getirmişlerdi. Kitabı hastanedeyken okudum ve hastaneden çıkınca da hemen götürüp öğretmenime göstermiştim.

Kimi getirdiğini hatırlamıyorum bir tane tavşanlı balonum vardı. Zorla şişirdik, kulaklarını falan açtık böyle, sonra pencereden bakarken aşağı düşürmüştüm, Sanırım acil servisin çatısına düşmüştü ve  arkasından öylece bakakalmıştım

Annem, garibim... Bir sandalye üstünde günlerce yanımda bekledi. Kaldırdı, indirdi tuvalete götürdü, koridorda gezdirdi. Bir hafta boyunca hergün, neredeyse 24 saat uyanıktı. Sadece bu tabloya bakarak bile söyleyebilirim ki; Anne, insanın Rabbine en yakın aynasıymış. İnsan annesine ne kadar teşekkür etse; Rabbine annesi için ne kadar dua etse, hamd etse de hakkını asla ödeyemezmiş.

İnsan sağlıklıyken yönünü çevirip bakmadığı hastaneleri, soğuk hastane odalarını, insanlara yardımcı olmak için çalışmaktan yorulmuş bitkin sağlık çalışanlarını, ilaç kokularını, zaman zaman kulağına gelen hastaların seslerini, tam vaktinde getirilen tuzsuz ekmekli hastane yemeklerinin kıymetini hasta olunca, hastanede yatınca daha iyi anlıyormuş.

Rabbim, başta Annem ve Babam ile Cumali Dayıma, sonra da bütün hastalarımıza acil şifalar versin inşallah. Rabbim bizi ne hastaneye düşürsün ne de hastaneden mahrum etsin.

Bugün, Annemle birlikte MR çektirmek için geldiğimiz hastane koridorunda tüm bunlar ağır ağır geçti gözlerimin önünden.

 

15 EKİM 2025-ADANA SEYHAN DEVLET HASTANESİ (ESKİ SSK HASTANESİ)

29 Eylül 2025

ÇIRPINIRDIN KARADENİZ

 Okul servislerinin olmadığı, yağmurlarda gocuğumuzu giydiğimiz halde ıslanarak okulumuza gittiğimiz, mahallede bisiklete binip çocuklarla oyun oynadığımız  günlerdi.

Babamın simsiyah saçlarının ve kara bıyıklarının olduğu, onu çok sevdiğimiz ama ölesiye korktuğumuz günlerdi o zamanlar.

Vardiyalı çalışırdı Babam. 3-11 vardiyasında gece 11 buçukta eve gelirdi. Gencecik bir kadın olan annem, babam gelmeden yemeğini hazırlar ve küçük alüminyum çaydanlığında bir demlik çayını hazır ederdi.

Çok zaman uyumaz babamın eve gelişini beklerdim. Gecenin bir vakti onunla birlikte yemek yer, onunla birlikte otururdum. Daha Önder bile doğmamıştı o zamanlar.

Gece vardiyası zamanlarında, gündüz uyuduğu için evde durmazdık. Bilirdik uykusu çok hafifti. En ufak bir tıkırtıda bile uyanır, yorgunluk ve uykusuzluktan kan çanağına dönen gözleri ile etrafa bakardı. Tabi biz de büyük bir suçluluk ve pişmanlıkla hemen uyuduğu yerden uzaklaşır, babama görünmemeye çalışırdık.

Yaz mevsimiydi. Bir hafta sonu, "Seninle bir yere gidelim,."dedi. Çok sevindim. Babamla birlikte vakit geçirecektim ne de olsa. Şimdi bu yaşımda bile annem ve babamla vakit geçirmek ayrı bir keyif olsa da sanırım çocuk olmanın verdiği heyecan ve mutluluğu tahmin edersiniz.

O gün geldiğinde annem, babam, ablam ve ben hep birlikte kahvaltımızı yapıp öğle yemeğimizi yedik. Akşam üzeri "Hadi gidiyoruz." diyen babamın  güven veren sesiyle yola çıktık.

Bilenler bilir, şimdiki Sabancı Merkez Camii' nin yerinde otogar, otogarın karşısında lunapark, küçük bir hayvanat bahçesi (biz çocukların gözünde Atatürk Orman Çiftliği kadar büyük olsa da...) ve anfi tarzında yine küçük bir konser alanı vardı.

Oraya vardığımızda büyük bir kalabalık coşkuyla ve aceleyle konser alanına girmeye çalışıyordu. Biz de bu hengâmenin içinden geçerek konser alanındaki yerimizi aldık.

Başta sahneye çıkan sanatçılar bir takım şarkılar, türküler falan okudular ama hiç de ilgimi çekmedi. Sonra başka bir sanatçı daha çıktı sahneye ve ne olduysa işte o zaman oldu. İlk söylediği parçaları inanın ki hiç hatırlamıyorum. Fakat bir parça bir anda tüylerimin diken diken olmasına neden oldu. Tok sesi ile "Selam Türkün Bayrağı'na!" dediği anda kulak kesildim. Sanki bu marşı yıllardır biliyormuşum da şu anda yeniden hatırlıyormuşum gibi bir coşku sardı içimi. Beklediğim, özlediğim bir diyardan güzel bir haber almışçasına coşkuyla dinledim ve eşlik ettim.

Etrafımdaki gençler ayağa kalkarak ellerini, kollarını sallıyor ve parmaklarıyla bir şeyler yapıyorlardı. Babam bana baktı, güldü ve "Bak böyle yapacaksın." diyerek ilk  "BOZKURT" işaretimi yapmama yardımcı oldu.

Ozan Arif 'i de ilk defa bu konserde görmüştüm. Siyah saçları ve bir Ülkücü Bıyığı 'ndan çok (kızmayın ama) komünist bıyığını andıran kalın biyiklariyla çıkmıştı sahneye.

Şimdi ne zaman "Çırpınırdın Karadeniz" marşını dinlesem o günlere giderim. Sonrasında daha nice konserlere gittik ailecek veya Babamla, hatta arkadaşlarımla. Ama o gün yüreğimdeki tohumun filizlendiği gündü belki de.

Sağ ol, var ol Babam. İyi ki o gün oraya götürdün beni. Gözün asla arkada kalmasın. Bize öğrettiğin ilkeler bir ömür bizlerle yaşayacak ve evlatlarımızla gelecek nesillere aktaracağız inşallah.

Ve...

İyi ki varsın ve hep VAR OLASIN!

Rabbim büyüklerimize hayırlı ömürler versin inşallah.








29 Nisan 2024

LİMON AĞACI

Bu mahalleye taşınalı çok olmamıştı. Eski mahallesinin aksine; asfalt veya parke sokaklar yoktu. Birçok arazi olmasına rağmen tek tük evler vardı etrafta ve sokaklar o kadar uzun da değildi.

Sabah erkenden uyandı. Mavi önlüğünü üzerine, siyah plastik çizmelerini ayaklarına giydi. Mahalledeki diğer çocuklarla beraber stabilize yoldan okula doğru yürümeye başladılar. Yağan yağmurlar yüzünden sokaklar çamur ve su ile kaplıydı. Kimi zaman konuşarak, kimi zaman koşarak geçtikleri sokaklarda okula çok yaklaşmışlardı ki birkaç çocuğun diğerlerinden farklı bir şeyler yaptığını fark ettiler.

Her gün geçtikleri bu yolun kenarında küçük bir limon ağacı vardı. Bugün ağaca yaklaştıklarında önlerindeki çocuklardan bazılarının limonlardan kopardıklarını gördü. Onlara bakarak okula doğru yürüdüler. Sonraki gün yine bir kaç çocuğun aynı ağaçtan limon kopardığına şahit oldu. O zaman biraz düşündü fakat ancak ertesi gün cesaretini topladı ve o da diğer çocuklar gibi bu ağaçtan (sadece bir tane) limon alıp  çantasına saklayarak okula gitti. Akşam eve döndüğünde çok heyecanlıydı. Bir bıçak ve heyecanının sebebi olan o limonu da alarak annesinin yanına gitti. Annesi sedirde oturmuş akşam yemeği hazırlıkları yapıyordu. Annesine seslenerek onun için bir şey getirdiğini söyledi. Onu dikkatlice süzdükten sonra limonu nereden aldığını soran annesine bakakaldı. Bu sorunun sorulabileceğini biliyordu aslında ama sorulmaz diye de düşünüyordu için için. 

Önce ne cevap versem, ne yalan söylesem diye aklından geçirirken sonra doğruyu söylemeye karar verdi. Birkaç gündür yaşadıklarını annesine anlattı. Annesi onu sükûnetle dinledi ve gelip yanına oturmasını söyledi. Önce, yaptığı bu davranışın yanlış olduğunu, o ağacın kendilerine ait olmadığını, ağaç veya limon için hiç bir emek vermediklerini, bu yaptığının küçük de olsa bir hırsızlık olduğunu, hırsızlığın insanlar ve toplum üzerindeki kötü etki ve sonuçlarını anlattı. Sonra da bu davranışı bir daha tekrar etmemesi gerektiğini uzun uzun tembihledi annesi. Bir anda elindeki bıçaktan ve limondan bile utandığını, vücudundaki bütün kanın yüzüne doğru hareket ettiğini ve boynundan yukarısının neredeyse alev alacak derecede ısındığını hissetti. Bu, onun vücudunun, ruhundaki utanç ve pişmanlığı dışa vurmak için gösterdiği tepkiydi…

Yıllar sonra bile bir hakkaniyet olgusu gündeme geldiğinde gözünde canlanan bu tablo, ona yol gösterici oluyordu. Bugün karşılaştığı birçok olayda doğru kararlar vermesini sağlayan bu olayı ve annesini tebessümle hatırladı.

Bilinçli bir annenin kul hakkına, toplumsal yaşamdaki dengelere dair çocuğunun minicik ruhuna yaptığı doğru dokunuş bir insanın hayatına nasıl da doğru bir yön veriyor, diye düşündü.

18 Nisan 2024

YAYLA

 

Bugün 18 Nisan 2024. Ceyhan 'dayım. Havalar ısınmaya başladı. Hatta, ana haber bültenlerinin sonunda yer alan hava durumu spikerlerinin deyimiyle "sıcaklık mevsim normallerinin üzerinde." Böyle olunca aklıma çocukluğumda ailecek yaylaya gittiğimiz seferlerden biri geldi. 

Bütün bir yıl sabırsızlıkla beklediğimiz yaz tatili nihayet gelmişti. Ablam ilkokul 3. sınıfa, bense 2. sınıfa gidiyordum sanırım. Bilenler bilir, Adana 'da yaz tatili demek deniz veya yaylaya gitmek demektir. Bana kalsa hayatım boyunca tüm tatillerde yaylaya giderdim ya neyse..

Babam yıllık izin alamadığı için annem ve ablamla birlikte Adana 'daki evimizden çıkarak önce Kozan'a, köyümüzün minibüsünün kalkacağı durağa gittik. Uzunca bir bekleyişten sonra Antepli 'nin (Allah rahmet eylesin asıl adı Ali Amcamız) bana göre tuhaf minibüsüne bindik.Tuhaf diyorum çünkü diğerlerinden farklı bir tasarımı vardı. İki tarafta koltuklar ve koltukların arasında koridor tarzı bir boşluk vardı. Bu boşluğa da sanırım buğday ve yem çuvalları koymuşlardı. Yetişkinler araca biniş zamanlarına göre boş koltuklara oturuyor, biz çocuklar ise bu çuvalların üzerine oturuyor hatta uzanıyorduk.

Kozan'dan hareket eden minibüs barajı geçtikten sonra önce incir, sonra üzüm almak için farklı noktalarda durdu. Alışveriş yapan yapmayan herkes minibüsten iniyor, en azından temiz bir hava alıp araca geri biniyordu. O zaman  bir şeyler alıp almadığımızı da hatırlamıyorum. Yola devam eden minibüs Akkaya 'da yolun sağ tarafındaki lokantada duruyordu. Lokantaya girmek için 7-8 basamak çıkmanız gerekiyordu. Basamakların hemen kenarında, duvarında metal taslar asılı, her daim soğuk akan suyuyla bir çeşme vardı. Bu çeşmeden su içmeden veya el yüz yıkamadan lokantaya girmek olmazdı.

Yemek yiyenler, çay içenler, çocuklarını tuvalete götürenler, yine lokantanın yanındaki ve karşısındaki çardaklarda satılan meyve ve sebzelerden alanların işleri bitince minibüs Feke'ye doğru hareket ediyordu. Az önce Horzum'dan ekmek alamamış olanlar Feke 'den somun ekmek alıyor ve tüm minibüsü saran taze ekmek kokusuyla araca biniyordu.

Benim için köy ve yayla bizim "Tırtat" dediğimiz asıl adı "Tırtarhan" olan (gerçi ismi en son Yeşiloba oldu ama) asfaltın bitip stabilize köy yolumuzun başladığı kavşaktan sonraki tüm güzergahı kapsıyordu.

Köy yoluna girdiğimizde uzunca bir süre sağ taraftan, genellikle çınar ağaçları yer yer de kavaklar arasından akan dere ileride bir köprüde sağa, diğer köprüde sola, en son "Köprübaşı" dediğimiz mevkide tekrar sağa geçerek yol boyunca bize eşlik ediyordu.

Köprübaşı 'ndan sonra, solda Apturaman Emmi 'nin evini geçince sağdaki ilk ev Dedemin Evi 'ydi.

Ev, topraktan ve ağaçlardan yapılmış kargir denilen türde bir yapıydı. Alt kısmında davar damı, üst kısmında ev, evin dereye bakan kısmında dereyi ve cinli değirmeni görebileceğiniz büyükçe bir çardak vardı. 

Eve doğru yaklaşırken yol bir anda çok dik bir yokuş haline geliyordu. Yokuş bitimindeki evden önce bahçedeki asırlık dut ağacını görüyorduk. Antepli 'nin minibüsü bu koca ağacı geçip dedemin evinin arkasında durdu. 

Evin ön tarafı dereye bakan çardaklı taraf, arkası ise yola bakan ve şu anda bizim bulunduğumuz penceresiz diğer taraftı. Ev eğimli bir arazide olduğu için arka taraf yoldan yaklaşık bir buçuk metre falan yukarıdaydı sanırım. Minibüsün durduğu yerden eve girmek için, önce davar damının üstündeki kapsalığı açmak, evin yan tarafından bir balkon gibi arkaya uzanan bölümden çardaklı arka kısma doğru yürümek gerekiyordu. İşte o kapsalık, evin duvarına bitişik diğer bir dut ağacına dayanıyordu.

Annem elinde sarı valizi ile minibüsten indi ve sonra da ablamla beni indirdi. Minibüs tozu dumana katarak hareket ederken annem kapsalığı açıyor ablama ve bana da içeri girmemizi söylüyordu. Bense hemen dut ağacına bir bakıp geleceğimi söyleyerek annemin itirazına rağmen önce toprak dama, sonra da dut ağacına çıkmak için acele ediyordum.

Hızlıca çıktığım damdan, hemen yanda bulunan dut ağacına doğru ayağımı uzattığımı ve ağacın gövdesine dokunduğumu hatırlıyorum en son...

Gözlerimi açtığımda annem, nenem ve ablam endişeli gözlerle karşımda duruyorlardı.

Ağaçtan düştüğümü ve kafamın yarıldığını falan anlattılar. Ne olduğuna dair pek bir şey hatırlayamıyorum. Bir kaç gün içinde yaram kapandı ama yaramazlığım dillere destan oldu tabii ki.

Sonraki günler sanırım bizim Mutlu 'nunda olduğu zamanlardı. Derelerde gezdik, çamlıkta yürüdük, bahçelerden atladık falan ama bir şeyler eksikti bizde. Çünkü köyümüzdeki çocukların çoğunda "kuş lastiği" diye tabir ettiğimiz sapan vardı ama bizim sapanımız yoktu.

Tabii ki bir gün sapan yapmaya karar verdik. Elastik kısım bakkallarda satılıyordu ama ya diğer parçalar ne olacaktı? Çatalı için bir çok kişiden yardım istedik ve sonunda bulduk. Sırım da bulduk sonrasında ama "sahtiyen" veya "meşin" denilen ve içine taş konulan parçayı nasıl ve nerede bulacağımızı bilmiyorduk. Sonra köydeki çocuklardan biri bu parçanın eski ayakkabılardan yapıldığı falan anlattı. 

Komşulara sorduk, bakkala gittik, derelerde aradık ama bir türlü eski bir ayakkabı bulup bir meşin yapamadik.

Bir gün evdeki eşyaları falan kurcalarken kışlık bir bot buldum. Sonra bu bottan bir meşin olabileceğini düşündüm ve hemen makası alarak işe koyuldum. Ayakkabının dili olarak tabir edilen kısmını bir güzel kestim ve ayakkabıyı da döşeklerin üst üste koyulduğu yüklüğün arka tarafına sakladım. Kuş lastiğini yaptım ve bu sırrı hiç kimseye anlatmadım...

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yayılan salgının evlere kapandığımız zamanlarında, yine yaylada çardakta oturduğumuz bir günde Hakkı Amcam dedemin botundan bahsederken olaydan yaklaşık 30 yıl sonra bir itirafta bulundum. Dedeme getirdiğin o botu kuş lastiği yapmak için kesmiştim dedim. Böylece hem eski günleri, hem rahmetli dedemi hem de çocukluğumu andık.

Bakalım bundan sonraki zamanlarda yaylada neler olacak daha!

Sahi yaramaz bir çocuk muydum ki?

 

28 Ağustos 2023

FOTOĞRAF

Sen dün akşam bir mesaj olarak geldin bana. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.

Yine de sevindim seni gördüğüme.  Nasıl sevinmeyeyim ki, sen bana neler getirdin heybende bir bilsen.

Biz yukarıya bakarken yıllar etrafımızdan hızla geçmiş.

Bu fotoğraf çekilirken:

Babam simsiyah saçları ve ince bıyığıyla filinta gibi bir adamdı.

Annem gencecik, gülümseyen çehresi ve fidan gibi boyuyla orada duruyordu.

Sarıçam 'da Kara Bıyıklı Süleyman Dedem, Kötün 'de Mavi Gözlü Ahmet Dedem; Mahallemizde Dilber, Köyümüzde Esmehan Nenem vardı.

Dayılarım futbol oynarlar, teyzelerimle kanal boyunda yürüyüş yapardık ve rahmetli yengem hayattaydı henüz.

Amcam Susurluk'tan dönüşte ayran olmasa da şeker ve kaymak getirirdi.Halalarımı köye gidince görürdük çoğu zaman.

3 tekerli bisikletim, dışı yolcu resimleriyle boyanmış teneke otobüsüm vardı pazardan alınan.

...

Şimdi mi?

Eee bunları yazmak için 40 yıldan fazla zaman geçtiğine göre, şimdiyi yazmak için biraz daha zamana ihtiyaç var sanırım.

Nasip...

27 Temmuz 2022

ARKADAŞLIK "PEKEYİ" DEMEKLE KAİMDİR

O sabah Uğur, Zeynel Hoca, Vedat Abi, Ben ve adını hatırlamadığım bir imam arkadaş Vedat Abimin bordo renkli Tofaş marka arabasına binip Şirvan 'a gitmek üzere yola çıktık. 

Zeynel Hoca Siirt 'e yeni atanmış bir imam, yanında da başka bir imam arkadaşı var. Uğur ve Ben fakültede aynı sınıftayız ve aynı evde kalıyoruz. Vedat Abimiz daha sonra il müdürü olacağı Orman İşletme Müdürlüğü 'nde o zaman şef olarak görev yapıyor.

Yolculuğumuzun sebebi Siirt merkezdeki eğitimlerinin ardından Şirvan 'ın köylerinde göreve başlayacak olan Zeynel Hoca ve arkadaşını köylerine ulaştırmak ve tabii ki bu vesile ile de Şirvan ve civarını gezip görmekti. 

Yolculuk boyunca çok güzel bir sohbet ve muhabbet ortamımız oldu. Siirt 'in güzelliğinden, internetin yavaşlığına kadar -ki o zamanlar çevirmeli ağ falan var- uzun uzun sohbet ettik.  İlkbahardı, yol kenarındaki ağaçların yeşil yaprakları üzerlerindeki beyaz meyve çiçeklerinden seçilmeyecek kadar çiçekli ağaçlar, yol kenarındaki otlar yağışlı geçen bir mevsim sonra yer yer diz boyu uzamış, tepelerin bir çoğu ağaçsız olmasına rağmen alabildiğine yeşildi. İşte bu yolların kenarındaki çeşmelerden su içtik, bir tepenin yamacına taraçalarla özenle yapılmış toprak evleri seyrederek yol aldık.

Şirvan 'a ne kadar yolumuz kaldığını düşünürken Vedat Abi 'nin "Size bir balık yedireyim mi?" cümlesiyle hemen yanımdakilere baktım. Öğrenci olmanın da verdiği iştahla teklifi kabul edebileceğimizi söyledim. Diğerleri de aynı fikirde olunca yol üstündeki sanırım Taşlı köyündeki alabalık tesisinde durduk.

Balıklar, ortam, sohbet harikaydı. Soğuk sularıyla gürül gürül akan dere bana köyümüzü hatırlattığı için biraz daha sevmiştim burayı. 

Balıklarımızı yedik, çaylar içildi ve o an çok da uzerinde durmadigim basit bir cümle gibi "Bir ara çocukları da mi getirsem buraya? Hem gezmiş olurlar hem de bu güzel baliklardan onlar da yerler. Yengeniz de beğenir burayı. " deyiverdi Vedat Abi.

Sonra arkadaşları köylerine götürdük falan ama benim için bu gidişte yolun ve yolcuların pek bir önemi kalmadı bir süre sonra. Çünkü Vedat Abimin cümlesi kafamda dönmeye başlamıştı. Arkadaşlık, dostluk, kardeşlik ve ağabeylik nedir bu cümle ile zihnimde harika bir yer edinmişti. 

Ailesini bile getirmediği bir yere ilk defa bizleri getiriyordu ve konuşmasından anlıyordunuz ki bu gayet olagan, yapılması gereken bir davranıştı onun için. İşte o zaman demek ki doğru dostlar edinmisim ELHAMDÜLİLLAH dedim içimden. Bu gezinin benim yaşamındaki etkisi bakimindan en kârlı yanı da sanırım bu olmuştu. 

Ve şimdi Merhum Zahid Kotku'dan öğrendiğimiz meşhur sözle ilgili taşlar da yerine oturmuştu. Ne demişti mübarek:"Arkadaşlık pekeyi demekle kaimdir! " Biz bu sözde geçen arkadaşlığı işte şimdi öğrenmiştik.

Bu vesileyle başta Vedat Abim olmak üzere tüm arkadaşlarıma ve dostlarıma selam ediyorum.

23 Temmuz 2022

BİR MEZUNİYET HİKAYESİ Mİ?

 Fakülte son sınıfın son günlerindeyiz. Öğrenci evinde kalıyoruz. Artık mezun olduğumuz kanaati hasıl olunca akşamları grup grup toplaşıp çay- muhabbet eskileri ve gelecek planlarımızı konuşuyoruz. Muhabbet muhabbeti açtı, sonra laf döndü dolaştı ve mezuniyet törenine geldi. 

Törene katılıp katılmayacağımızı konuşmaya başladık. Hafızam beni yanıltmıyorsa 25 -30 arkadaş varız bizim evde. 

Uğur, Adem, Murat, Bayram, diğer Adem, İsmail, Feyzullah, Bekir, 2 Hasan, Fikret, Rahmetli Ramazan şu anda hatırlayamadığım son sınıf öğrencisi bir çok arkadaşımız var.

Sonra dekandan, uygulamalarından, bizlere karşı önyargısından falan bahsettik uzun uzun. (Bir gün sınıfımıza gelerek bizlere açık açık tehdit etmişliği bile vardı 28 Şubat rüzgarlarının verdiği güç ile...) Ortak bir karar alalım dedik. 

Sonrasında mezuniyet programına katılmama kararı aldık. Diplomalarımızı almaya gidecek ve sonrasında bir kaç hocamızla  ve arkadaşlarımızla görüşüp dönecektik. Gece geç saatlere kadar oturduk ve bu karar üzerinde hemfikir olarak dağıldık.

Ev arkadaşlarım ile sabah erkenden değil de öğleye doğru fakülteye gittik. Fotoğraf çekilenler, kep atanlar, ailesiyle veya arkadaşlarıyla mutluluğunu paylaşanlar herkes mezuniyet telaşında. Birden gözüme bir şey takıldı. Aslında gözlerime inanamadım desem daha doğru olacak sanırım. Akşam birlikte muhabbet ettiğimiz, kendimizce ortak kararlar aldığımız ve bu kararları alırken cümlelerini en yüksek perdeden ifade eden arkadaşlarımızdan bazıları baş köşede yerlerini almış, cüppe ve keplerini giymiş hazır ve nazır bekliyorlardı.

Şimdi durup dururken bunlar nereden aklıma geldi? Bilmem, sürekli birlikte hareket etmek gerektiğini söyleyen sendikalar ve stklar, birleşip tepki verilmesi gerektiğini söyleyen meslektaşlarım... liste uzayıp gider.

Ama hikaye yukarıdaki kadar. Siz siz olun el sözüyle, başka birilerinin galeyana getirmesiyle hareket etmeyin. Kararlarınızı kendiniz verin ve sonuçlarına hazır olun. Ama bunları tek başınıza yapın.

Unutmayın; kuş konduğu dalın kırılmasından korkmaz çünkü güvendiği şey ağaç değil kendi kanatlarıdır.

15 Temmuz 2022

15 TEMMUZ

 Gündüzünde Çiftlik Yolu 'ndaki ünlü tatlicidan "Limonlu mu yoksa, kavunlu mu dondurma alalım?" dediğimiz, avm gezip, parkta çocuklarla eğlendiğimiz günün akşamında ne yaptım?

22.30 civarı döndüğümüz evimizde, her yaz mevsimi olduğu gibi sıcak balkonumuzda serin serin yatabilmek için yatakları hazırlarken bir taraftan da akıllı telefonlarımızdan sosyal medyayı kurcalıyorduk. Önceki günlerde çeşitli sıkıntılar yaşadığımız ülkemde bomba ihbarları vs. garip şeyler olduğu bir zaman dilimiydi. İlerleyen dakikalarda İstanbul 'da Boğaz  Köprüsü 'nün tek yönlü trafiğe kapatıldığı haberini okudum, izledim. Sonra Rabia 'nin "Hayırdır inşallah, haberlerde garip bir şeyler var sanki sen biliyor musun?" demesi üzerine televizyonu açtık saat 23.30 civarıydı sanırım. Kesin bir şey söylenmemekle birlikte sıkıntılı  bir durum olduğu netleşmişti artık. Ama ne oluyordu? Sonradan okunan bildiri ile bir darbe girişimin başladığını öğrendik. Peki biz ne yapacaktık veya ne yapmalıydık? 
 Biraz oturdum ve düşündüm. Rabia 'ya benim gitmem gerektiğini, evde duramayacağımı  söyledim. Kiminle gitmeliydim, kim giderdi? Hemen Sezai 'yi aradım sanırım saat 00.15 civarıydı. Olaylardan haberi olduğunu, birazdan evden çıkacağını söyledi.

Hemen abdest alıp üzerimi değiştirdim. O anki duygularımı anlatamam. Eşimle helâlleştim ve uyuyan çocuklarımı öptüm.

Mustafa Kemal Paşa Bulvarı üzerindeki AK PARTİ binası önündeki arkadaşlarımızla buluştuk. Herkes birbirine soruyordu. "Ne oldu? Durum ne? İstanbuldan haber var mi? Ankara 'da durum nasıl? Incirlik 'te neler oluyor?" Ayında soruların cevaplarını belli ki o anda kimse bilmiyordu ama hemen herkes tanıdıklarını arıyorlar ve öğrendikleri bilgileri paylaşıyorlardı. Istanbul 'da olan arkadaşım Murat 'ı aradım. Köprüye yakın olduklarını ,askerlerin hedef gözeterek halka ateş açtıklarını konuştuk. Allahım nasıl da feci bir durum.
O gece başta İstanbul ve Ankara olmak üzere  yurdun birçok yerinde benzer tablolar yaşanıyordu. Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaskanimiz Recep Tayyip Erdoğan 'ın konuşmaları durumun vehametini ortaya koyuyordu. 

Biz ne mi yaptık? Ne olacağını bilmeksizin o meydanda, ağaçlar altında sabahladık. Devamında 30 gün Eğri Ağacın Altında toplandık Sevgili Abim Mehmet Akkoç 'un yanında.

Kimler yoktu ki, Ramazan, Salih, İhsan, Abdülkadir, Nihat Reis, Samet, Hüseyin Abim, Fatih Abim, Kayınpederim, Eşim Rabia ve çocuklarım. Benice 'den Resul Hoca 'ya Sarsal 'dan Sinan Hoca 'ya Hüseyin Hoca 'dan Emin Abi 'ye, Levent Abi 'den Harun 'a, Aladdin Abi 'den Lütfü Abi 'ye ve şu anda ilk aklıma gelenlerini yazdigim tüm dostlar oradaydı. Dile kolay 30 gün nöbet tuttuk.

Hacı Murat Abimin anlattığı , "İncirlik Üssü 'nde bir hareketlilik olduğu söylendiğinde sana baktım uyukluyordun. Hadi Cengiz incirlik Üssünde bir hareketlilik varmış oraya gideriz belki, dediğimde Abi abdestimi alayım hemen gidelim. " anımız  -her ne kadar ben hatırlamasam da- benim için bir mutluluk kaynağı olsa da Rabbim bizlere, milletimize, ülkemize bir daha böyle kara günler yaşatmasın inşallah.

Şehitleri rahmet, hainleri lanetle anıyorum.

15 Temmuz 2022, Saimbeyli

14 Ocak 2022

Ziyaret'in Düşündürdükleri

 

İki tarafında bodur çam ağaçları bulunan yolda, transitin her virajda sağa sola yatmasına aldırmadan varacağım menzili düşünüyordum. İlk gelişimin üzerinden kaç yıl geçti hatırlamıyorum. Hatta her hafta bu yoldan geçeceğimi söyleseler inanmazdım o zaman.

Yaklaşık 45 dakika süren bir yolculuktan sonra vardığımız beldede sol tarafta çok eski hatta yer yer yıkık ve alçak taş duvarlarla  çevrili boş araziyi geçip sağda metruk denebilecek bir yerde duran minibüsten indik.

Allahım hava nasıl da sıcak! Neyse ki Adanalı olmanın verdiği bir alışmışlık var bünyede. Karşı kaldırıma geçip küçük küçük dükkanlardan oluşan işyerlerine çok da dikkat etmeden hızlıca yürümeye devam ediyorum. Kapısında mavi ve yeşil renkli ve Adana’da bizim ‘tabla’ diye adlandırdığımız seyyar tezgahlarda renk renk, irili ufaklı ve çeşit çeşit şekerler satan satıcılarının arasından, taş kemerli bir kapıdan geçiyorum, yerleri sanırım andezit taşından döşenmiş avluya girebilmek için 3-4 basamak çıkmanız gerekiyor. Avluya adım atar atmaz sanırım sekizli tonoz üzerine yapılan ve kurşunla kaplanmış kubbesi ile herkesin harıl harıl abdest aldığı şadırvan karşılıyor girenleri. Tam karşıda müftülüğe ait bir bina ve tabi en önemlisi de avlunun sol tarafında kadın ve erkek girişleri olarak iki kapısı bulunan Hz Veysel Karani Türbesi ile hemen onun yanında da cami bulunuyor.

Halk arasında anlatılan hikâyelerin birinde –sözde- Hz Peygamberin, ‘Beni ziyaret edemeyenler Veysel Karani’yi ziyaret etsinler.’ dediği anlatılırmış. Hatta yöre halkının bir kısmı 7 yıl üst üste bu türbenin ziyaret edilmesinin Hac Ziyareti olarak kabul edildiğine inanırmış, diyorlar. Bu duruma ‘Fakir Haccı veya Fakirlerin Haccı’ denildiği rivayeti bile var

Caminin ve türbenin girişinde bembeyaz sarıklı ve sarıklarıyla yarışırcasına beyazlamış sakallarıyla nur yüzlü ve genelde tombik dedeler ile tabii ki saflığın ve iyiliğin sembolüymüşçesine beyaz başörtüleriyle yine şirin mi şirin teyzeler ve nineleri görüyorsunuz hemen. Kimi ayakkabısını giyiyor taş duvarlara tutunarak ve sanki hiç bitmesini istemediği duasını mırıldanarak. Kimi de duasına başlıyor bir yandan başörtüsünü düzeltirken bir yandan da ayakkabısını çıkarmaya çalışırken girdiği türbe kapısında. Amcalar teyzelerden, dedeler ninelerden o kapıda ayrılıyorlar  içeri girince ettikleri dualarda buluşmak üzere.

Biz de girdik ayakkabımızı çıkararak ve boynumuzu bükerek biraz da. Öyle ya Hz Peygamberin övgüsüne nail olmuş bir zatın kabrine gelmiştim nihayetinde.

Oldukça güzel oymalarla süslenmiş sandukanın kenarında namaz kılanları gördüm ilkin. Dua edenler, tesbih çekenler, fotoğraf çekenler… Herkes orada olmaktan gayet memnun. Biz de namazımızı kılıp duamızı ettik. Edeptendir, sandukanın yanından dua ederek ayrılırken sırtımızı dönmeden çıktık kapıdan.

Avludan çıkınca sola dönerseniz yolu takip ederek çıktığınız tepede Şeyh Osman Türbesini de görebilirsiniz. Bu defa öyle yapmadım. Sağa döndüm ve gelirken çok da dikkatli bakmadığım o küçük dükkanlara yöneldim.

Dükkanların önünde maviden pembeye, eflatundan sarıya, yeşilden mora her renk yazma, baş örtüleri, şallar, çocuklar için oyuncaklar, sahte takılar bulunuyor. İçeri doğru adım attığımda hurmalar, gül suları yine çeşitli paketlerde farklı şekerler ve şekerlemeler, seccadeler, tesbihler, gül suları var. Her turistik noktada olduğu gibi burada da çeşitli magnetler vardı ki bunların ekseriyeti Veysel Karani Hatırası yazılarından oluşuyordu. Taş veya ahşaptan yapılmış türbe maketleri hatta deve kervanları şeklinde süsler bile vardı. Bir haberde okumuştum mayıs ayında Türkiye ‘nin her tarafından ziyaretçiler geldiği ve günde bir ton şeker satıldığı oluyormuş.

Önce beğendiğim şekerlerden paket paket aldım tabii. Sonra birkaç anahtarlık ve sonunda birden hatırladım unutmamam gereken şeyi. Nenemle konuşurken Ziyaret'ten beyaz yazma alacağımı söylemiştim ona. Kocaman beyaz bir yazma gösterdi satıcı. Kenarlarında yeşil iplerden yapılmış süslemeler ile Hz Veysel Karani Camisi ve Türbenin tasvirleri vardı. Aldım onu büyük bir sevinçle ve ayrıldım oradan.

Adana’ya gelince hemen ilk gün gittim nenemin yanına. Önce şekerlerden falan verdim sonra da maddi değeri çok yüksek olmasa da benim için manevi olarak çok değerli hediyeyi verdim ona. Bir kamyon dua etti bana. Gençken Ziyaret'e gittiğinden falan bahsetti. Dedemin de sağ olduğu dönemlerde onların ‘Memlekete gidiyoruz.’ dediği, aslında Muş ‘a gittikleri, kocaman kocaman bidonlarda otlu peynirler ve beyaz çuvallarda kesilmemiş kesme şekerlerle -’kırtlama şekeri’- Adana’ya döndükleri yolculuklarında, seyahat ettikleri otobüsler adet olduğu üzere mutlaka Ziyaret ‘te dururmuş. Onlar da hem dinlenirler hem de namaz kılıp dua ederlermiş.

Şimdi nenem ve dedem her  ikisi de yoklar. Rabbim gani gani rahmet eylesin.  Veysel Karani Hazretlerine komşu eylesin ki, inşallah Peygamber Efendimize de komşu olurlar.

Bugünlerde sadece fotoğraflarını görebildiğim Siirt ve orada tanıştığımız kardeş ve dostlarımıza da bu vesile ile selam olsun.

12 Haziran 2021

PELERİNİM YOK BENİM

 BABALAR GÜNÜ


Anneler günü tüm ihtişamıyla gözlere sokulurken evlerin garipleri Babalar sessiz, sedasız bekler. 


Erkek olmak zaten zorken, Baba olmak nasıldır bilemezsiniz?


Çünkü,


Babalar üzülmez,

Yorulmaz,

Duygulanmaz,

Erkek adam zaten ağlamaz (!)


Bütün bu klişelerin altında ezilir Baba.


Ama ne olursa olsun dimdik ayaktadır. Kimseye muhtaç olmaz ve ne eşini ne de çocuklarını, hatta ne de kendi anne babasını ve kardeşlerini başkasına muhtaç etmez Baba.


Babamın kucağında gri hastane koridorunda beklerken hiç bir şeyden korkmadım.

Yüzme bilmeden girdiğim suda babam yanımda olduğu için korkmadım.

Bir şeye ihtiyacım olduğunda babam evde olduğu için hiç endişelenmedim.


Büyüdüm ben de Baba oldum. Arada bir babam "Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sorduğu için mutluyum.


Babam, bugün ben de kocaman bir ailenin "Baba" sıyım. Çocukken bizlere verdiğin/öğrettiğin tüm değerler için sana minnettarım. Allah razı olsun. 

Rabbim seni başımızdan eksik etmesin.


Babalar günün kutlu olsun

ELLERINDEN ÖPERİM.


Oğlun Cengiz

09 Mayıs 2021

ANNEME MEKTUP

 

Geçen gün, uzun bir aradan sonra gördüğüm gençlik fotoğrafına baktım uzun uzun. Gencecikmişsin o zamanlar. Hani, fidan gibi diye tarif edilen türden. Oysa ne çok yıl geçmiş bu fotoğrafın üzerinden  ya da  bu hayatın üzerinden mi demeliydim aslında?

Hayal meyal hatırlıyorum: “ Atilla Altıkat köprüsünden geçerken birden ayağım takılıyor ve yine hayal meyal hatırladığım beyaz tişörtüm ve beyaz şortum toz toprak oluyor, sandaletimin biri ayağımdan çıkıyor. Sen hızlıca geliyorsun ve beni yerden kaldırıyorsun incecik kolların ve gencecik yüzünle.” O resim de sanırım o gün Atatürk Parkı ‘nda çekilmiş.

Biliyor musun Atilla Altıkat Köprüsü ’nü  her görüşümde bu sahne gözümün önüne geliyordu eskiden. Şimdi, köprünün yerine kavşak yaptılar ama söylesene senin yerini kim tutabilir?  

Bugün 42 yaşındayım Anne. Bu satırları yazmadan beş dakika önce seninle telefonda konuşurken geçen hafta Anneler Günü olduğunu sanarak seni aradığımı da konuştuk, Neriman ‘ın benimle hafif dalga geçme çabası eşliğinde. “Olsun, dedim. Benim Annem değil mi? Her hafta ararım, her hafta kutlarım Anneler Gününü.”

Kaç yıl önceydi hatırlamıyorum. Köye gitmiştik. Sarı bir valizin vardı. Sen o sarı valizi içeri taşırken ben de evin damına bitişik olan dut ağacına doğru gidiyordum. Sonra gözümü açtığımda dedemin sedirinde yatar vaziyette, seni elin alnımda başımda beklerken hatırlıyorum. Senin deyişinle: “Daha valizleri içeri almadan damdan düşmüştüm.” Ne kadar da üzülmüştün iyi hatırlıyorum.

Bu ne ilk ne de son yaramazlığım olacaktı. Yıllar birbirini kovalarken biz de seninle birlikte yeni yeni maceralara koşacaktık. Ne de olsa çok akıllı(!) bir çocuktum. İki bacağım ayrı zamanlarda kırıldığında, iki kolum 3 defa kırıldığında, kafamda onlarca kırık ve şişik olduğunda da sen hep yanımdaydın. Çok uğraştırdım seni çook. Hakkını helal et.

Geriye dönüp her baktığımda fedakârlıklarla dolu bir ömür seninki. Rabbim senden razı olsun inşallah. Bizler evlatların olarak seni çok seviyoruz. Sen de bizden dualarını esirgeme.

Anneler Günün Kutlu Olsun ANNECİĞİM, Oğlun Cengiz.

03 Nisan 2021

ÇINAR AYAKTA ÖLÜR

 

 

O zaman 10 yaşında falandım galiba. İki sokak ilerde boş arsanın yanında toplanan kalabalık ilgimi çekmişti. Hemen koştum arabaların yanına. Sanırım Chevrolet marka, siyah bir araç yavaş yavaş ilerliyordu. Arabaya doğru yürüdüm. Araba durdu ve şoför koltuğunda oturan adamla göz göze geldik.

- Gel bakalım. Biz kimiz biliyor musun? Dedi.

Hemen arabanın üzerindeki logolara ve afişlere baktım. MÇP yazıyordu.

- MÇP 'den geliyorsunuz, dedim.

Adam gülerek,

- Peki MÇP ne demek diye sordu.

-Milliyetçi Çalışma Partisi, Alparslan TÜRKEŞ ‘in partisi dedim sorunun cevabını biliyor olmanın verdiği mutlulukla.

Araba yoluna devam etti ben de arkalarından baktım bir süre… 

Yıllar sonra bir gün babamla birlikte çarşıya gittik. Şimdilerde Sabancı Merkez Camisi ‘nin olduğu yer o zaman şehirler arası otogardı. Karşısındaki yeşil alan ve parkın bulunduğu kısım ise Seyhan Nehri boyunca lunaparktı. Lunaparkta çeşit çeşit oyunlar, oyuncaklar hatta bir kaç maymunun falan da bulunduğu bir hayvanat bahçesi bile vardı. Burada bir de küçük- amfi tiyatro tarzı- konser alanı vardı. Bu konser alanında o gün Ozan Arif 'i dinledik babamla. "Çırpınırdı Karadeniz" marşını da ilk defa o gün duymuş ve çok beğenmiştim.

Ben o günden sonra kanına kan karışmış bir "Yavru Kurt" tum artık. Yıllarca sürecek "Ülkücülük" maceramız o gün başlamıştı.

Daha sonraları Kozan Yolu üzerinde bulunan Ülkü Ocağına gidip gelmelerim başladı.

Kimler yoktu ki. Eyüp,  Mehmet, İsrafil, Adnan Başkan, Efrail Başkan ve seminerler veren Kamil Hoca (Kâmil Köse). Seminerlerin tamamına katıldım neredeyse. Çünkü benim mantığıma göre bir iş mutfağından ve fikirlerin çıkış noktasından öğrenilmeliydi. Bu okumalar ve seminerlerde 9 IŞIK DOKTRİNİ ''ni öğrenirken merhum Başbuğ 'un bu kadar ince düşünmesine şaşırmıştım doğrusu. Çünkü bildiğimiz kadarıyla o bir askerdi ve hayatı askerlikle geçmişti. Sonradan hayatını araştırınca bakışındaki entelektüel boyut ona olan hayranlığımı artırmıştı.

Artık "Ocaklı" bir genç olarak okuyor, seminerlere katılıyor hatta haddimi aşarak babamla fikri tartışmalara giriyordum ama ne yazık ki bunlar için biraz geç kalmıştım.

Takvimler 4 Nisan 1997 gününü gösterdiğinde o üzücü haber tüm yurtta duyuldu. BAŞBUĞ ÖLDÜ! 

Yüzbinlerce insan, yüzbinlerce Ülkücü Ankara 'da toplandık. Mahşer-i bir kalabalık vardı. Yoğun kar yağışına rağmen uzunca bir süre yürüdük bu kalabalıkla.  Her yer bembeyaz olana kadar devam etti kar yağışı. Soğuğu hissetmiyorduk sanki.

İnsanlar bir yandan abdest alıyor bir yandan da hâlâ nasıl böyle bir şey olabilir ki diye konuşuyordu. Başbuğ 'un görünürde ciddi bir rahatsızlığı yoktu çünkü. Kalp krizi nedeniyle vefat ettiğini öğrendik sonradan. Eşi Seval Hanım bir konuşmasında : " Aramızdan aniden ayrılması yağmurun, fırtınanın ortasında şemsiyenizin 'şak' diye kapanması gibi.." diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. Aslında bu söz bizim durumumuzu da özetliyordu. Tüm Ülkücülerin ve Türk Dünyası 'nın şemsiyesi bir anda kapanmıştı.

Yıllar içinde birçok kitap okudum ve birçok insan tanıdım, köprünün altından çok sular aktı, aramızdan ayrılışının üzerinden 24 yıl geçti fakat merhum Başbuğ ‘un “DAVA” kitabı şu an hala karşımda kütüphanemin rafında duruyor. Kulaklara küpe olması gereken sözünde ise: "İslamiyet'i ele alıp Türklüğü inkar etmek ihanettir. Bunun tersi de aynı derecede gaflet ve ihanettir." diyordu.

Rabbim gani gani rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah.

 


24 Mart 2021

ÜŞÜYORUM

     Bir mart günü arabamın radyosundan haberini aldım ilkin. Çağlayancerit civarında helikopteri kaybolmuş diyordu radyodaki adam. Sonra okuldan dönerken, yine radyoda helikopterinin bulunduğunu geçti haberlerdeki adamlar. 

    Sevindim derin bir oh çektim o an... Taa ki helikopteri arama çalışmaları devam ediyor diyen televizyondaki muhabiri görene kadar... Umutla bekledim. Ha bulundu, ha bulunacak diye. Ama nafile. Yoğun hava muhalefeti nedeniyle arama çalışmaları yapılamıyormuşmuş... 

    Bir köy muhtarı gösterdiler akşam, "Biz aramaya gidiyorduk asker oradan bizi geri çevirdi." diyen bir muhtar ve yanında köylüler. Anadolumun yiğit insanları, o Yiğit Adam'ı aramaya gelmişlerdi muhtarlarıyla birlikte...

     Son görüntüleri dönüyordu haber bültenlerinde, uçmak istemediği söyleniyordu "Karayoluyla gidelim." demiş ama vakit dar, gideceği yerde de memleket sevdalıları onu bekler. Kıramamış ısrar edenleri. Helikoptere binerken gülüyor el sallıyor... 

    Heyhaaat! Sonradan öğreniyoruz kirli tezgahları. Aslında oradan sağ dönmemesi için giden -asker demeye dilim varmıyor- şeref yoksunlarını. 

    Hep anlatılan hücre hikayeleri var bir de onunla ilgili. Haluk Kırcı' 'nın hücreye girdiğinde onu tavanda israil askısında asılı gördüğü... Namazlarını anadan üryan kılmak zorunda kaldığı hücresini anlattığında, karşısındaki aksakallıyı ağlatışını okuduk, konuştuk ve dinledik... 

    O kadar yıl suçsuz yere hücrede-hapiste yatırıldığını ve çıktıktan sonra DEVLETİME KÜSMEDİM deyişini okuduk... O ve onlar vatanı kurtardı. Biz edebiyatını yaptık. 

     Mekanın Cennet olsun inşallah Yiğit Adam Güzel İnsan. Ve biz inanıyoruz ki "Sana aguşunu açmış duruyor PEYGAMBER."

18 Mart 2021

NASIRLI ELLER

 

 

Her iki yanındaki tarlalardan, çam yüzlemeleri ve cereklerden oluşan ağıllarla ayrılan tozlu, topraklı hatta tezekli, genişliği iki metreyi bulmayacak kadar dar köy sokağının, evin duvarında bitmek yerine sağa doğru döndüğü yerde bir akşam vakti karşılaştık.

 

Mütebessim bir cehre ile ile bana bakıyordu.  Uzandım hemen özlemle ve saygıyla öptüm nasırlı ve sert ellerini. Sarıldı bana ve o da beni öptü. Nasıl sevindiğimi anlatamam... Sahi ne kadar olmuştu onu görmeyeli? Bir yıl, beş  yıl... Gerçekten çok özlemiştim. Şimdi yazarken bile gözlerim doluyor. Hal hatır sorduk birbirimize. Ayaküstü konuştuk bir süre. Gayet sağlıklı ve neşeli görünüyordu ilerleyen yaşının aksine. Tam bunları düşünürken, birden bir boşluk hissettim içimde. Ama neden? Buradaydık işte ikimiz de konuşuyorduk ne güzel. Hatırlamaktan, bilmekten çok korktuğum bir şeyi hatırlamıştım. Bir taraftan konuşurken, bir taraftan da "Hayır ama.." diye kendi kendime kızıyordum. Aslında üzüntümü kızarak bastırıyordum sanırım. Hafızam bana düşmanmışçasına ve olanca acısına rağmen gerçekleri net bir şekilde yüzüme vurmuştu. 

 

Bizim eve amcamla birlikte en son gelişlerinde, ilkbahara denk gelen bir Ramazan ayıydı. Sahura kadar da kaldılar ama o hiç girmedi içeri. Sahurda ekmek almaya giderken; o zaman bakmaya, şimdi söylemeye cesaret edemediğim bir şekilde; bir battaniyeye sarılmış amcamın arabasında uzanıyordu cansız bedeni. Oradaydı ama aslında yoktu. Ne garip!

 

İşte hatırlamak istemediğim gerçek ölümün tam da kendisiydi ve bu defa dedemi almıştı aramızdan.

Bu hatırlamanın verdiği şaşkınlıkla kendime gelir gibi oldum. Yaklaşık 2 yıl hasta yatan dedemi ayakta, yürürken görüyordum şimdi. O zaman anladım ki tüm bu yaşadıklarım aslında bir rüyadan ibaretti. Saliseler içinde, rüyada da olsa dedemi gördüğüm için hatta hasta değil, üstüne üstlük yürürken gördüğüm için çok mutlu olmuştum. “Olsun. “ diyordum kendi kendime "Rüya da olsa onu yürürken gördüm ya bu bana yeter."

 

Bu düşünceler ile uyandım o gün uykumdan. Yıllardır hatırladıkça mutlu olduğum bu rüyayı şimdi dedemin ölüm yıldönümünde yeniden hatırladım.

 

Bugün Dedem Ahmet KARAMAN 'ı kaybedişimizin yıldönümü.  Rabbim gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun inşallah.

 

Siz, bu yazıyı okuyanlardan ricam Dedem için bir Fatiha Suresi okumanız. Rabbim hepimizin geçmişlerine rahmet eylesin.

06 Şubat 2021

SÜREKLİ GEÇ KALAN ÖĞRENCİ

 

 

Sakin bir öğleden sonra çaylarını yudumlayan üç arkadaş, kapının çalmasıyla dikkatlerini kapıya yönelttiler. İçeriye giren Zeynep öğretmendi. Biraz kızgın, biraz da yorgun bir hali vardı. Hızlıca ve biraz yüksek bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

 

- Hocam bu çocuk her gün okula geç geliyor. Abisi de başka bir sınıfta.  Onunla da konuştum ama nafile. Sonuç değişmiyor. Gerçi o da çoğu zaman geç geliyormuş ya neyse. Ben bu durumdan çok sıkıldım artık ne yapacağını bilemiyorum.

 

- Tamam hocam siz sınıfınıza çıkın, diğer öğrencileriniz sınıfta yalnız kalmasınlar. Biz de bu yakışıklıyla biraz sohbet edelim diye karşılık veren kişi otuzlu yaşlardaki okul müdürüydü.

 

Öğretmen hanım teşekkür ederek biraz daha sakinleşmiş bir şekilde kapıdan çıktı ve sınıfına doğru yürüdü. Odada kalanlar okul müdürü ile iki müdür yardımcısıydı ve tabii ki bir de "Sürekli geç kalan öğrenci."

 

 Kısa bir sessizlikten sonra ilk konuşan kişi saçlarının tepesi açılmış, düzgünce kestiği bıyığı ve o sabah tıraş olduğu belli olan parlak ve güleç yüzüyle, elli yaşını geçmiş olan, yaşının verdiği olgunlukla ağır ağır konuşan Müdür Yardımcısı Rifat Hoca olmuştu:

 

- Gel otur bakalım delikanlı. Nasılsın, neler yapıyorsun? Biraz sohbet edelim sen de istersen, olur mu? diyerek çocuğun endişeli ve ürkek ruh halinin yansımasını çok net olarak görebildiğiniz yüzündeki ifadenin birazcık da olsa değişmesini sağlamıştı.

 

-İsa Hocam, Selvi Hanım’a haber verelim diyen müdürün kısık sesine karşılık, diğer müdür yardımcısı İsa Hoca bir baş işareti ile durumu anladığını belli ederek yerinden kalktı ve okulun rehberlik öğretmeni Selvi Hanım’la birlikte odaya geri dondu.

 

-Bak oğlum bu rehber öğretmenimiz Selvi Hanım. Onu tanıyor musun?

 

-Evet müdürüm, sınıfımıza gelmişti. Bizimle konuşmuştu, dedi. Çocuk, Selvi Hanım’ı görünce sanki biraz daha rahatlamış gibi görünüyordu.

 

Selvi hanım ne olduğunu anlamak istercesine odadaki idarecilere şöyle bir baktı. Göz göze geldiği okul müdürünün " Bu işi sen çözebilirsin, sana güveniyorum." bakışını tanıyordu. Gülümseyerek çocuğa adını sordu:

 

- Ali, diye cevapladı çocuk. Artık pek de endişeli görünmüyordu.

 

- Burası biraz kalabalık, istersen benim odama geçelim. Hem odamı da görmüş

olursun. Hemen yan tarafta.

 

- Tamam, dedi Ali gülerek. Birlikte el ele rehberlik odasına geçtiler.

 

Yarım saat kadar sonra kapıdan giren kişi Selvi Hanım’dı. "Ali ile konuştum. Bir de abisi ile konuşmak istiyorum." dedi.

 

Karşı binadaki sınıfından çağrılan abi, nöbetçi öğrenciyle birlikte müdür yardımcısı odasına geldi. Selvi Hanım onu da aldı ve birlikte odasına gittiler.

 

Müdür yardımcısı odasına döndüğünde Selvi Hanım’ın üzüntüsü yüzünden okunabiliyordu. Usulca oturduğu yerden, tane tane anlatmaya başladı:

 

- Çocuklar iki kardeşler ve babaları ile birlikte yaşıyorlar. Baba geceleri işe gidiyor ve işyerinden sabaha karşı veya sabah dönüyormuş. Eve döndüğü zaman çocuklarını hazırlıyor ve okula gönderiyormuş. Bazen kendisi getiriyormuş okula. Bazen de baba eve geç geldiği için çocuklar okula kendi başlarına geliyorlarmış. Anneleri ise evde yokmuş. Sanırım boşanmışlar.

 

Bu çocuklar ve babalarının içinde bulunduğu çaresizliği, bir anda boğazlarında bir yumruk gibi hissettiler. Bir süre sessizlik oldu. Konuşmak istiyorlar ama o gücü kendilerinde bulamıyorlardı sanki. Sonra okul müdürü:

 

- Çocukların babasına ulaşıp okula davet edelim. dedi.

 

Ertesi sabah erkenden okula gelen babayı, okul müdürü ve rehber öğretmen Selvi Hanım misafir ettiler. Çocuklarının geç kalmalarıyla ilgili durum anlatılırken:

 

- Hocam durumdan haberim var çocuklar anlattılar zaten. Ben tek başına yaşayan bir babayım. Buralı değilim ve burada da hiç akrabam yok. Eşim ve iki oğlumla birlikte dört kişi yaşıyorduk. Biraz maddi sıkıntılarımız oldu. Gerçi hiç bir zaman zengin biri olmadım ama...

 

Kapı açılınca bir an sustu. Masaya bırakılan çaylardan kendi önündekine iki şeker atarak yavaşça karıştırmaya başladı. Çayı getiren hizmetli odadan çıkınca sözüne devam etti:

 

- Ama zaman geçtikçe eşim sürekli şikâyet etmeye, bu yoksulluktan sıkıldığını söylemeye başladı. Bir süre sonra bizi bu halde bırakıp çekip gitti. Bu durumu eşimin ailesiyle de konuştum. Onlar da onun gibi düşünüyorlardı. Anlayacağınız belki de benim beceriksizliğim yüzünden, hiç kimsemizin olmadığı bir şehirde iki oğlumla yaşama tutunmaya çalışıyoruz.

 

- Gerçekten hiç arkadaşınız, akrabanız yok mu?  diyen Selvi Hanım’a şöyle bir bakan adam:

 

- Yok hocam, hiç akrabamız yok. İşyerinden falan tanıdığım birkaç kişi var ama çocuklarımı emanet edebilecek kadar güvenemiyorum kimseye. Patronla konuştum geceleri çalışıyorum. Çok zaman ben giderken uyumuş oluyorlar, sabah da ben işten gelince uyandırıyorum. Büyük oğlan dördüncü sınıfa gidiyor, büyüdü artık. Birçok şeyi anlıyor. Bazı sabahlar ben geç kaldığımda kardeşini de uyandırıp okula götürüyor. Ama küçük olan daha ikinci sınıfta. Hep üzgün,  hep dalgın, görüyorum ama ne yapayım? Birlikte parka falan gidiyoruz pazar günleri. Zor be hocam, bana da zor onlara da...

 

Adam susunca çok kısa bir sessizlik oluyor yine. Sonra:

 

- Kardeşim sen harika bir babasın, diyor okul müdürü. Üzülme bu kadar. İnsan hayatının her noktasındaki olaylara hakim olabilecek kadar güçlü değildir. Sen, içinde bulunduğun şartlarda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsun. Bak, onlardan söz ederken gözlerinin içi gülüyor. Üzüldüklerini anlatırken, senin de üzüldüğün yüzünden okunuyor.

 

Selvi hanım söze girdi:

 

- Biz Müdür Bey'le birlikte çocukların öğretmenleri ile de görüşeceğiz.  Onlar da çok seviyor çocuklarınızı. Ama sizin yapmanız gereken en önemli şeylerden biri bu çocukları emanet edebileceğiniz birilerini bulmanız. Geceleri evde yalnız kalmaları çok sakıncalı.

 

- Tamam, bir çaresini bulmaya çalışacağım. dedi baba.

 

Babayla yapılan konuşma sonunda her hafta okula geleceği; en azından on-on beş günde bir mutlaka okula geleceği ve öğretmenleriyle görüşeceği, okul idaresi ve rehberlik servisiyle de irtibat halinde kalacağı sözünü de aldılar.

 

Sonrasında çocukların öğretmenleriyle görüştüklerinde, çocukların durumundan haberdar olmadıklarını öğrendiler. Her ikisi de o yıl okula başka okullardan gelen öğretmenlerdi. Yoksa bir öğretmen, öğrencisinin böyle bir sorunu olduğunu bilmez olur muydu hiç!

 

Müdür odasında toplanan Selvi Hanım, İsa Hoca, Rifat Hoca ve okul müdürü bir taraftan çaylarını yudumlarken, diğer taraftan daha önce karşılaştıkları birçok problemde de olduğu gibi problemin çözümü için öğrencinin okul dışındaki ve en önemlisi evindeki yaşantısının çok iyi bilinmesi gerektiğini konuştular. Çünkü her zaman konuşulduğu gibi eğitimi oluşturan üç ana unsurdan ikisi; veli ve öğrenci evdedir. Evinde, ailesiyle ve çevresiyle ne yaşadığını bilmediğiniz bir öğrencinin kalbine dokunabilmeniz de imkânsızdır. Bu aile parçalanmış bir aile ise zaten hayata 1-0 geride başlayan öğrenci sizden çok daha farklı yaklaşımlar beklemektedir. Öğretmen bu öğrencilere ulaşabilmek için önce öğrencinin iç dünyasını çok iyi tanımalıdır. Sonra da ona nasıl yaklaşması gerektiğini çok iyi bilmelidir.

 


04 Şubat 2021

MAHMUD ESAD COŞAN (RH.A.)

 

 

1998 yılının sonuna doğru ilk defa radyodan duydum sesini. Duru Türkçesi ve tok sesiyle güven veren bir konuşması vardı. Anlatımındaki sadelik ve konuşma tarzı, aktardığı bilgilerin daha sevimli ve kabul edilebilir olmasını sağlıyordu. İlkinde hangi konuyu dinlediğimi hatırlamıyorum ama o zamandan aklımda kalan "Avustralya Sohbetleri "ydi.

 

Fakülte 1. Sınıfta Bahçelievler Yurdu'nda kalıyordum.  Fakat aynı sınıfta olduğumuz ve ilk kayda gelirken tanıştığımız;  gün boyunca tüm kayıt işlemlerini birlikte yaptırdığımız Uğur, Adem ve Erol Cumhuriyet Caddesi üzerinde girişi işyerlerinin arasında, üst katı Milli Gençlik Vakfı olan binada oturuyorlardı. Son katta bulunan ve bir trenin kompartımanlarını andıran daire mutfak, tuvalet, banyo ve salon şeklinde koridorun sol tarafına sıralanmış odalardan oluşuyordu. Salon penceresi Cumhuriyet Caddesi 'ne, en başta ama aslında en arkada kalan mutfak penceresi ise iş yerlerinin arkasındaki metruk bir yapıya açılıyordu.

 

Bir gün okul çıkışı gittiğimiz ve ileride benim de evim olacak olan bu evden akşam ayrılmak üzereyken Akra FM 'de 30 dakikalık bir sohbetini hep beraber dinledik. "Allah’ım kim bu? Ne de güzel anlatıyor tane tane." diye geçirdim içimden. Sonra o gün tanıştığımız Vedat Abi bordo renkli Doğan 'ıyla beni yurda bıraktı. Bugünün hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri olacağını zamanla öğrenecektim.

 

Konuşmalarında ve yazılarında ilk dikkatimi çeken şey sözlerine hep dua ile başlıyor ve yine dua ile bitiriyordu. Aklımda kalan ve en çok kullandığı dua tamamlama cümlesi "Rabbim, cennetiyle ve Cemaliyle müşerref eylesin." cümlesiydi.

                                                                                                                           

Sonraki yıllarda okuduğum kitaplarında her zaman temiz, yalın bir Türkçe ve anlaşılır cümleler ile tercüme edilmiş ayetler ve hadislerden oluşan yazıları vardı. Kendisini dinleyen veya eserlerini okuyanlara da Türkçe kelimeler kullanmalarını, yabancı kelimelerin kullanımını terk etmelerini tavsiye ediyordu.

 

İlk defa duyduğumda şaşırdığım ve gerekliliğini yıllar sonra bile tekrar tekrar anladığım ve hatırladığım birçok tavsiyesi vardı. Dolar vb. yabancı paralar alınarak yatırım yapılmasının uygun olmadığını ve yatırım yapmak isteyenlerin altın alımı gibi başka alanlarda yatarım yapmaları gerektiğini ondan öğrendim.

 

Nerede olursanız olun tek başınıza hareket etmeyin. Müslümanlarla birlik olun. Hakkın, haklının yanında olun derdi her zaman. Gittiğiniz yerde hak namına ne iş yapılıyorsa, kim yapıyorsa dahil olun, katkı sağlayın, sevaba ortak olun. Bu işleri yapanlarla tanışın, onlarla birlik olun derdi. Bir tesbihin taneleri gibi olmayın, imamesinden çekilince o yöne giden, imamesi dağılınca dağılan tesbih gibi bir toplum olmayın. Her biriniz birer lider olun.

 

İslami bilgisinin yanında bir akademisyen, bir profesördü o. Hacı Bektaşi Veli 'nin Makalat adlı eserini Türkçe 'ye o kazandırmıştı mesela. Kısa bir araştırma ile ne kadar çok eser bıraktığını da öğrenmek mümkündür.

 

Aslında onun hakkında söylenecek, yazılacak o kadar çok şey var ki hangisini anlatacağımı bilemedim. Benim için önemini de gördüğüm bir rüya ile anlayayım: “Diyarbakır Ulu Cami'deyim. Avluda yürürken bir anda sesler duyuyorum ve etrafta bir koşuşturma oluyor. Bir panik, bir telaş olduğunu fark ediyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum. Ayak sesleri ve koşuşturma çoğalıyor. Rüya bu ya aslında Filistin 'de olduğunu ve etrafımızın israil askerleri tarafından sarıldığını, camiye bir operasyon olacağını söylüyorlar. Şaşırıyorum tabi. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi düşünürken birden onu görüyorum.  Sağ elinde bir baston, beyaz uzun bir kıyafet ve başında sarığı ile şadırvanın sağ tarafından bahçenin sonuna doğru ilerliyor. Sonra bana doğru dönüyor ve "Gel elimi tut. Sorarlarsa bu benim babam dersin." diyor. Gidip elini tutuyorum ve endişelerim bir anda azalıyor sanki." ve uyanıyorum. O kadar mutlu oluyorum ki, keşke hiç uyanmasaydım diyorum.

 

Ve bir gün vefat haberini alıyoruz ta Avustralya 'dan. Bir cami açılışına giderken trafik kazası sonucunda damadı Ali Rıza beyle ikisinin vefat ettiklerini öğreniyoruz. Tabi "Ölüm, ölene bayram..." biz üzülüyoruz.

 

Birçok kitabını, kitap hâline getirilen makale ve konuşmalarını okuduk, istişaresini yaptık dostlarla. Biliyorum ki bugün burada ne yapıyorsam veya yapmıyorsam hepsinde hayır namına bir katkısı, etkisi veya rehberliği olmuştur.

 

Rabbim, gani gani rahmet eylesin. Cennetiyle Cemaliyle müşerref eylesin inşaallah.

 

4 Şubat 2021

HASTANE

 Bugün akşam namazından sonra annemle birlikte geldik yine. Tıpkı yıllar önce annemle birlikte geldiğimiz gibi. Şimdiki çocuklar tablet, t...