Yorulmaz,
Duygulanmaz,
Erkek adam zaten ağlamaz (!)
VİRA BİSMİLLAH
Bugün akşam namazından sonra annemle birlikte geldik yine. Tıpkı yıllar önce annemle birlikte geldiğimiz gibi.
Şimdiki çocuklar tablet, telefon,
bilgisayar arasına sıkışmışken; bizler çocukluğumuzda akşam ezanından önce eve
dönmezdik sokaklardan.
Futbol oynayanlar, gülle
oynayanlar, kovalamaca oynayanlar, yerden yüksek oynayanlar, Yedikule
oynayanlar ve daha nice çocuk oyunları oynayan gerçek çocuklardık biz.
E tabii gerçek oyunlarda gerçek
enerji, gerçek hareket, gerçek kazalar da kaçınılmazdı.
Hiç yerinde durmayan, sürekli
hareket eden, koşturan bir çocuk olarak kollarım, bacaklarım defalarca
kırıldığı için hastane yolu, o gri hastane koridoru, hastane önünde satılan
simit, şalgam ve ayran, uzun kuyruklar, kapılardaki suratsız görevliler hepsine aşinaydım ben.
İlkokul 2. sınıfta farklı bir
hastane maceramız oldu yalnız.
Bugün anneme tekrar sorunca “ Oğlum,
o zaman hastanede bir hafta kalmıştık.” dedi. Bir hafta ameliyatlı bir
hastaya bakmanın zorluğunu varın siz düşünün.
Hastaneye nasıl girdiğimi falan
çok net hatırlamıyorum ama ameliyata girmeden önce annemin başucumda durduğunu,
nenemin anneme “İnsan biraz ağlar, sızlar…” falan dediğini hatırlıyorum. Annem her
koşulda metanetli bir insandı. Bu tip durumlarda soğukkanlı olunması
gerektiğini çok iyi bilirdi. Ve evet gayet soğukkanlı bir şekilde beni
ameliyathanenin kapısına kadar uğurladı.
Kapıdan içeri girince her tarafta
önlüklü, maskeli kadınlar, erkekler; bilmediğim garip, tuhaf aletler gözüme çarptı
ilkin. Sonra masaya yatırdılar. Tepemde de 8-10 tane yanarlı dönerli lamba...
Adın ne? Kaçıncı sınıfa
gidiyorsun? Hangi kitapları okudun? diye bir taraftan da sorular sorarak beni
kandırmaya çalışıyorlar. Ben de çocuğum tabii... Sonra mavi eldivenli bir el
suratıma plastik bir maske uzattı. Maskeyi yüzüme dayadılar. “ Hadi 10’dan
geriye doğru say.” dediler. 3'e kadar
geldiğimi, sonrasında yatakta uyandığımı hatırlıyorum
Tabii şimdi hastane deyince
odalarda tek ya da iki yatak, kişisel hasta dolapları, başucunda oksijen
maskeleri, her odanın özel tuvaleti, televizyonu hatta kliması olan hastane
odası canlanıyor insanların zihninde. Ben size 1986-87'deki Sosyal Sigortalar Kurumu
Hastanesi'nden bahsediyorum. Uzunca bir koridor, koridorun sonunda da bir tuvalet
vardı. İhtiyacı olan insanlar için yani koridordaki tüm hastalar içindi bu tek tuvalet.
Yaşlı amcalarla dolu, sanırım 8 kişilik bu odada tek çocuk bendim. Mehmet isminde bir abi ile tanıştığımızı hatırlıyorum. Yan tarafımdaki hastanın oğluydu ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları 6. Bölge Müdürlüğü 'nde çalışıyordu. Bir süre mektup arkadaşlığı yapmışlığımız da oldu.
Odadaki amcaların hepsi
birbirinden komikti. Hani yaşlılar artık belli bir yaştan sonra “Aman dünya
yansa bana ne!” moduna girer ya işte bizimkilerin hepsi o moddaydı zaten. Birbirlerine
sürekli şakalar yapıyorlardı. Birçoğu da yaşlı olmanın verdiği cesaret ve
vurdumduymazlık ile bel altı şakalar bile yapıyor, birbirlerinden laflarını hiç
esirgemiyorlardı. Ama en güzel tarafı da kimse kimseye alınmıyordu.
Şimdi hatırlıyorum da Hakkı Amcam o zaman Susurluk'ta
görev yapıyordu. Adana’ya geldikleri gün hastaneye ziyaretime gelmişlerdi.
Yanlarında da bana hediye olarak “Boş Beşik” kitabını getirmişlerdi. Kitabı
hastanedeyken okudum ve hastaneden çıkınca da hemen götürüp öğretmenime
göstermiştim.
Kimi getirdiğini hatırlamıyorum bir
tane tavşanlı balonum vardı. Zorla şişirdik, kulaklarını falan açtık böyle, sonra
pencereden bakarken aşağı düşürmüştüm, Sanırım acil servisin çatısına düşmüştü ve arkasından öylece bakakalmıştım
Annem, garibim... Bir sandalye
üstünde günlerce yanımda bekledi. Kaldırdı, indirdi tuvalete götürdü, koridorda
gezdirdi. Bir hafta boyunca hergün, neredeyse 24 saat uyanıktı. Sadece bu tabloya
bakarak bile söyleyebilirim ki; Anne, insanın Rabbine en yakın aynasıymış. İnsan annesine ne kadar teşekkür etse; Rabbine
annesi için ne kadar dua etse, hamd etse de hakkını asla ödeyemezmiş.
İnsan sağlıklıyken yönünü çevirip bakmadığı hastaneleri, soğuk hastane odalarını, insanlara yardımcı olmak için çalışmaktan yorulmuş bitkin sağlık çalışanlarını, ilaç kokularını, zaman zaman kulağına gelen hastaların seslerini, tam vaktinde getirilen tuzsuz ekmekli hastane yemeklerinin kıymetini hasta olunca, hastanede yatınca daha iyi anlıyormuş.
Rabbim, başta Annem ve Babam ile
Cumali Dayıma, sonra da bütün hastalarımıza acil şifalar versin inşallah. Rabbim bizi ne hastaneye düşürsün ne de hastaneden mahrum etsin.
Bugün, Annemle birlikte MR çektirmek için geldiğimiz
hastane koridorunda tüm bunlar ağır ağır geçti gözlerimin önünden.
Okul servislerinin olmadığı, yağmurlarda gocuğumuzu giydiğimiz halde ıslanarak okulumuza gittiğimiz, mahallede bisiklete binip çocuklarla oyun oynadığımız günlerdi.
Babamın simsiyah saçlarının ve kara bıyıklarının olduğu, onu çok sevdiğimiz ama ölesiye korktuğumuz günlerdi o zamanlar.
Vardiyalı çalışırdı Babam. 3-11 vardiyasında gece 11 buçukta eve gelirdi. Gencecik bir kadın olan annem, babam gelmeden yemeğini hazırlar ve küçük alüminyum çaydanlığında bir demlik çayını hazır ederdi.
Çok zaman uyumaz babamın eve gelişini beklerdim. Gecenin bir vakti onunla birlikte yemek yer, onunla birlikte otururdum. Daha Önder bile doğmamıştı o zamanlar.
Gece vardiyası zamanlarında, gündüz uyuduğu için evde durmazdık. Bilirdik uykusu çok hafifti. En ufak bir tıkırtıda bile uyanır, yorgunluk ve uykusuzluktan kan çanağına dönen gözleri ile etrafa bakardı. Tabi biz de büyük bir suçluluk ve pişmanlıkla hemen uyuduğu yerden uzaklaşır, babama görünmemeye çalışırdık.
Yaz mevsimiydi. Bir hafta sonu, "Seninle bir yere gidelim,."dedi. Çok sevindim. Babamla birlikte vakit geçirecektim ne de olsa. Şimdi bu yaşımda bile annem ve babamla vakit geçirmek ayrı bir keyif olsa da sanırım çocuk olmanın verdiği heyecan ve mutluluğu tahmin edersiniz.
O gün geldiğinde annem, babam, ablam ve ben hep birlikte kahvaltımızı yapıp öğle yemeğimizi yedik. Akşam üzeri "Hadi gidiyoruz." diyen babamın güven veren sesiyle yola çıktık.
Bilenler bilir, şimdiki Sabancı Merkez Camii' nin yerinde otogar, otogarın karşısında lunapark, küçük bir hayvanat bahçesi (biz çocukların gözünde Atatürk Orman Çiftliği kadar büyük olsa da...) ve anfi tarzında yine küçük bir konser alanı vardı.
Oraya vardığımızda büyük bir kalabalık coşkuyla ve aceleyle konser alanına girmeye çalışıyordu. Biz de bu hengâmenin içinden geçerek konser alanındaki yerimizi aldık.
Başta sahneye çıkan sanatçılar bir takım şarkılar, türküler falan okudular ama hiç de ilgimi çekmedi. Sonra başka bir sanatçı daha çıktı sahneye ve ne olduysa işte o zaman oldu. İlk söylediği parçaları inanın ki hiç hatırlamıyorum. Fakat bir parça bir anda tüylerimin diken diken olmasına neden oldu. Tok sesi ile "Selam Türkün Bayrağı'na!" dediği anda kulak kesildim. Sanki bu marşı yıllardır biliyormuşum da şu anda yeniden hatırlıyormuşum gibi bir coşku sardı içimi. Beklediğim, özlediğim bir diyardan güzel bir haber almışçasına coşkuyla dinledim ve eşlik ettim.
Etrafımdaki gençler ayağa kalkarak ellerini, kollarını sallıyor ve parmaklarıyla bir şeyler yapıyorlardı. Babam bana baktı, güldü ve "Bak böyle yapacaksın." diyerek ilk "BOZKURT" işaretimi yapmama yardımcı oldu.
Ozan Arif 'i de ilk defa bu konserde görmüştüm. Siyah saçları ve bir Ülkücü Bıyığı 'ndan çok (kızmayın ama) komünist bıyığını andıran kalın biyiklariyla çıkmıştı sahneye.
Şimdi ne zaman "Çırpınırdın Karadeniz" marşını dinlesem o günlere giderim. Sonrasında daha nice konserlere gittik ailecek veya Babamla, hatta arkadaşlarımla. Ama o gün yüreğimdeki tohumun filizlendiği gündü belki de.
Sağ ol, var ol Babam. İyi ki o gün oraya götürdün beni. Gözün asla arkada kalmasın. Bize öğrettiğin ilkeler bir ömür bizlerle yaşayacak ve evlatlarımızla gelecek nesillere aktaracağız inşallah.
Ve...
İyi ki varsın ve hep VAR OLASIN!
Rabbim büyüklerimize hayırlı ömürler versin inşallah.
Bu mahalleye taşınalı çok olmamıştı. Eski mahallesinin aksine; asfalt veya parke sokaklar yoktu. Birçok arazi olmasına rağmen tek tük evler vardı etrafta ve sokaklar o kadar uzun da değildi.
Sabah erkenden uyandı. Mavi önlüğünü üzerine, siyah plastik çizmelerini ayaklarına giydi. Mahalledeki diğer çocuklarla beraber stabilize yoldan okula doğru yürümeye başladılar. Yağan yağmurlar yüzünden sokaklar çamur ve su ile kaplıydı. Kimi zaman konuşarak, kimi zaman koşarak geçtikleri sokaklarda okula çok yaklaşmışlardı ki birkaç çocuğun diğerlerinden farklı bir şeyler yaptığını fark ettiler.
Her gün geçtikleri bu yolun kenarında küçük bir limon ağacı vardı. Bugün ağaca yaklaştıklarında önlerindeki çocuklardan bazılarının limonlardan kopardıklarını gördü. Onlara bakarak okula doğru yürüdüler. Sonraki gün yine bir kaç çocuğun aynı ağaçtan limon kopardığına şahit oldu. O zaman biraz düşündü fakat ancak ertesi gün cesaretini topladı ve o da diğer çocuklar gibi bu ağaçtan (sadece bir tane) limon alıp çantasına saklayarak okula gitti. Akşam eve döndüğünde çok heyecanlıydı. Bir bıçak ve heyecanının sebebi olan o limonu da alarak annesinin yanına gitti. Annesi sedirde oturmuş akşam yemeği hazırlıkları yapıyordu. Annesine seslenerek onun için bir şey getirdiğini söyledi. Onu dikkatlice süzdükten sonra limonu nereden aldığını soran annesine bakakaldı. Bu sorunun sorulabileceğini biliyordu aslında ama sorulmaz diye de düşünüyordu için için.
Önce ne cevap versem, ne yalan söylesem diye aklından geçirirken sonra doğruyu söylemeye karar verdi. Birkaç gündür yaşadıklarını annesine anlattı. Annesi onu sükûnetle dinledi ve gelip yanına oturmasını söyledi. Önce, yaptığı bu davranışın yanlış olduğunu, o ağacın kendilerine ait olmadığını, ağaç veya limon için hiç bir emek vermediklerini, bu yaptığının küçük de olsa bir hırsızlık olduğunu, hırsızlığın insanlar ve toplum üzerindeki kötü etki ve sonuçlarını anlattı. Sonra da bu davranışı bir daha tekrar etmemesi gerektiğini uzun uzun tembihledi annesi. Bir anda elindeki bıçaktan ve limondan bile utandığını, vücudundaki bütün kanın yüzüne doğru hareket ettiğini ve boynundan yukarısının neredeyse alev alacak derecede ısındığını hissetti. Bu, onun vücudunun, ruhundaki utanç ve pişmanlığı dışa vurmak için gösterdiği tepkiydi…
Yıllar sonra bile bir hakkaniyet olgusu gündeme geldiğinde gözünde canlanan bu tablo, ona yol gösterici oluyordu. Bugün karşılaştığı birçok olayda doğru kararlar vermesini sağlayan bu olayı ve annesini tebessümle hatırladı.
Bilinçli bir annenin kul hakkına, toplumsal yaşamdaki dengelere dair çocuğunun minicik ruhuna yaptığı doğru dokunuş bir insanın hayatına nasıl da doğru bir yön veriyor, diye düşündü.
Bugün 18 Nisan 2024. Ceyhan 'dayım. Havalar ısınmaya başladı. Hatta, ana haber bültenlerinin sonunda yer alan hava durumu spikerlerinin deyimiyle "sıcaklık mevsim normallerinin üzerinde." Böyle olunca aklıma çocukluğumda ailecek yaylaya gittiğimiz seferlerden biri geldi.
Bütün bir yıl sabırsızlıkla beklediğimiz
yaz tatili nihayet gelmişti. Ablam ilkokul 3. sınıfa, bense 2. sınıfa gidiyordum
sanırım. Bilenler bilir, Adana 'da yaz tatili demek deniz veya yaylaya gitmek
demektir. Bana kalsa hayatım boyunca tüm tatillerde yaylaya giderdim ya neyse..
Babam yıllık izin alamadığı için annem ve ablamla birlikte Adana 'daki evimizden çıkarak önce Kozan'a, köyümüzün minibüsünün kalkacağı durağa gittik. Uzunca bir bekleyişten sonra Antepli 'nin (Allah rahmet eylesin asıl adı Ali Amcamız) bana göre tuhaf minibüsüne bindik.Tuhaf diyorum çünkü diğerlerinden farklı bir tasarımı vardı. İki tarafta koltuklar ve koltukların arasında koridor tarzı bir boşluk vardı. Bu boşluğa da sanırım buğday ve yem çuvalları koymuşlardı. Yetişkinler araca biniş zamanlarına göre boş koltuklara oturuyor, biz çocuklar ise bu çuvalların üzerine oturuyor hatta uzanıyorduk.
Kozan'dan hareket eden minibüs barajı
geçtikten sonra önce incir, sonra üzüm almak için farklı noktalarda
durdu. Alışveriş yapan yapmayan herkes minibüsten iniyor, en azından temiz bir
hava alıp araca geri biniyordu. O zaman
bir şeyler alıp almadığımızı da hatırlamıyorum. Yola devam eden minibüs Akkaya 'da yolun sağ tarafındaki lokantada duruyordu. Lokantaya girmek için 7-8
basamak çıkmanız gerekiyordu. Basamakların hemen kenarında, duvarında
metal taslar asılı, her daim soğuk akan suyuyla bir çeşme vardı. Bu çeşmeden su
içmeden veya el yüz yıkamadan lokantaya girmek olmazdı.
Yemek yiyenler, çay içenler, çocuklarını
tuvalete götürenler, yine lokantanın yanındaki ve karşısındaki çardaklarda satılan
meyve ve sebzelerden alanların işleri bitince minibüs Feke'ye doğru hareket
ediyordu. Az önce Horzum'dan ekmek alamamış olanlar Feke 'den somun ekmek
alıyor ve tüm minibüsü saran taze ekmek kokusuyla araca biniyordu.
Benim için köy ve yayla bizim "Tırtat" dediğimiz asıl adı
"Tırtarhan" olan (gerçi ismi en son Yeşiloba oldu ama) asfaltın
bitip stabilize köy yolumuzun başladığı kavşaktan sonraki tüm güzergahı kapsıyordu.
Köy yoluna girdiğimizde uzunca bir süre sağ
taraftan, genellikle çınar ağaçları yer yer de kavaklar arasından akan dere
ileride bir köprüde sağa, diğer köprüde sola, en son "Köprübaşı"
dediğimiz mevkide tekrar sağa geçerek yol boyunca bize eşlik ediyordu.
Köprübaşı 'ndan sonra, solda Apturaman Emmi
'nin evini geçince sağdaki ilk ev Dedemin Evi 'ydi.
Ev, topraktan ve ağaçlardan yapılmış kargir denilen türde bir yapıydı. Alt kısmında davar damı, üst kısmında ev, evin dereye bakan kısmında dereyi ve cinli değirmeni görebileceğiniz büyükçe bir çardak vardı.
Eve doğru yaklaşırken yol bir anda çok dik bir yokuş haline geliyordu. Yokuş bitimindeki evden önce bahçedeki asırlık dut ağacını görüyorduk. Antepli 'nin minibüsü bu koca ağacı geçip dedemin evinin arkasında durdu.
Evin ön tarafı dereye bakan çardaklı taraf,
arkası ise yola bakan ve şu anda bizim bulunduğumuz penceresiz diğer taraftı. Ev eğimli bir arazide olduğu
için arka taraf yoldan yaklaşık bir buçuk metre falan yukarıdaydı sanırım.
Minibüsün durduğu yerden eve girmek için, önce davar damının üstündeki kapsalığı
açmak, evin yan tarafından bir balkon gibi arkaya uzanan bölümden çardaklı arka
kısma doğru yürümek gerekiyordu. İşte o kapsalık, evin duvarına bitişik diğer
bir dut ağacına dayanıyordu.
Annem elinde sarı valizi ile minibüsten indi ve sonra da ablamla beni indirdi. Minibüs tozu dumana katarak
hareket ederken annem kapsalığı açıyor ablama ve bana da içeri girmemizi
söylüyordu. Bense hemen dut ağacına bir bakıp geleceğimi söyleyerek annemin
itirazına rağmen önce toprak dama, sonra da dut ağacına çıkmak için acele
ediyordum.
Hızlıca çıktığım damdan, hemen yanda
bulunan dut ağacına doğru ayağımı uzattığımı ve ağacın gövdesine dokunduğumu
hatırlıyorum en son...
Gözlerimi açtığımda annem, nenem ve ablam endişeli gözlerle
karşımda duruyorlardı.
Ağaçtan düştüğümü ve kafamın yarıldığını
falan anlattılar. Ne olduğuna dair pek bir şey hatırlayamıyorum. Bir kaç gün içinde yaram
kapandı ama yaramazlığım dillere destan oldu tabii ki.
Sonraki günler sanırım bizim Mutlu 'nunda olduğu zamanlardı. Derelerde gezdik, çamlıkta yürüdük, bahçelerden atladık falan ama bir
şeyler eksikti bizde. Çünkü köyümüzdeki çocukların çoğunda "kuş lastiği" diye
tabir ettiğimiz sapan vardı ama bizim sapanımız yoktu.
Tabii ki bir gün sapan yapmaya karar verdik. Elastik
kısım bakkallarda satılıyordu ama ya diğer parçalar ne olacaktı? Çatalı için bir
çok kişiden yardım istedik ve sonunda bulduk. Sırım da bulduk sonrasında ama
"sahtiyen" veya "meşin" denilen ve içine taş konulan
parçayı nasıl ve nerede bulacağımızı bilmiyorduk. Sonra köydeki çocuklardan
biri bu parçanın eski ayakkabılardan yapıldığı falan anlattı.
Komşulara sorduk, bakkala gittik, derelerde
aradık ama bir türlü eski bir ayakkabı bulup bir meşin yapamadik.
Bir gün evdeki eşyaları falan kurcalarken
kışlık bir bot buldum. Sonra bu bottan bir meşin olabileceğini düşündüm ve
hemen makası alarak işe koyuldum. Ayakkabının dili olarak tabir edilen kısmını
bir güzel kestim ve ayakkabıyı da döşeklerin üst üste koyulduğu yüklüğün arka
tarafına sakladım. Kuş lastiğini yaptım ve bu sırrı hiç kimseye anlatmadım...
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla
yayılan salgının evlere kapandığımız zamanlarında, yine yaylada çardakta oturduğumuz bir günde Hakkı Amcam dedemin botundan bahsederken olaydan
yaklaşık 30 yıl sonra bir itirafta bulundum. Dedeme getirdiğin o botu kuş
lastiği yapmak için kesmiştim dedim. Böylece hem eski günleri, hem rahmetli
dedemi hem de çocukluğumu andık.
Bakalım bundan sonraki zamanlarda yaylada neler olacak daha!
Sahi yaramaz bir çocuk muydum ki?
Sen dün akşam bir mesaj olarak geldin bana. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.
Yine de sevindim seni gördüğüme. Nasıl sevinmeyeyim ki, sen bana neler getirdin heybende bir bilsen.
Biz yukarıya bakarken yıllar etrafımızdan hızla geçmiş.
Bu fotoğraf çekilirken:
Babam simsiyah saçları ve ince bıyığıyla filinta gibi bir adamdı.
Annem gencecik, gülümseyen çehresi ve fidan gibi boyuyla orada duruyordu.
Sarıçam 'da Kara Bıyıklı Süleyman Dedem, Kötün 'de Mavi Gözlü Ahmet Dedem; Mahallemizde Dilber, Köyümüzde Esmehan Nenem vardı.
Dayılarım futbol oynarlar, teyzelerimle kanal boyunda yürüyüş yapardık ve rahmetli yengem hayattaydı henüz.
Amcam Susurluk'tan dönüşte ayran olmasa da şeker ve kaymak getirirdi.Halalarımı köye gidince görürdük çoğu zaman.
3 tekerli bisikletim, dışı yolcu resimleriyle boyanmış teneke otobüsüm vardı pazardan alınan.
...
Şimdi mi?
Eee bunları yazmak için 40 yıldan fazla zaman geçtiğine göre, şimdiyi yazmak için biraz daha zamana ihtiyaç var sanırım.
Nasip...
O sabah Uğur, Zeynel Hoca, Vedat Abi, Ben ve adını hatırlamadığım bir imam arkadaş Vedat Abimin bordo renkli Tofaş marka arabasına binip Şirvan 'a gitmek üzere yola çıktık.
Zeynel Hoca Siirt 'e yeni atanmış bir imam, yanında da başka bir imam arkadaşı var. Uğur ve Ben fakültede aynı sınıftayız ve aynı evde kalıyoruz. Vedat Abimiz daha sonra il müdürü olacağı Orman İşletme Müdürlüğü 'nde o zaman şef olarak görev yapıyor.
Yolculuğumuzun sebebi Siirt merkezdeki eğitimlerinin ardından Şirvan 'ın köylerinde göreve başlayacak olan Zeynel Hoca ve arkadaşını köylerine ulaştırmak ve tabii ki bu vesile ile de Şirvan ve civarını gezip görmekti.
Yolculuk boyunca çok güzel bir sohbet ve muhabbet ortamımız oldu. Siirt 'in güzelliğinden, internetin yavaşlığına kadar -ki o zamanlar çevirmeli ağ falan var- uzun uzun sohbet ettik. İlkbahardı, yol kenarındaki ağaçların yeşil yaprakları üzerlerindeki beyaz meyve çiçeklerinden seçilmeyecek kadar çiçekli ağaçlar, yol kenarındaki otlar yağışlı geçen bir mevsim sonra yer yer diz boyu uzamış, tepelerin bir çoğu ağaçsız olmasına rağmen alabildiğine yeşildi. İşte bu yolların kenarındaki çeşmelerden su içtik, bir tepenin yamacına taraçalarla özenle yapılmış toprak evleri seyrederek yol aldık.
Şirvan 'a ne kadar yolumuz kaldığını düşünürken Vedat Abi 'nin "Size bir balık yedireyim mi?" cümlesiyle hemen yanımdakilere baktım. Öğrenci olmanın da verdiği iştahla teklifi kabul edebileceğimizi söyledim. Diğerleri de aynı fikirde olunca yol üstündeki sanırım Taşlı köyündeki alabalık tesisinde durduk.
Balıklar, ortam, sohbet harikaydı. Soğuk sularıyla gürül gürül akan dere bana köyümüzü hatırlattığı için biraz daha sevmiştim burayı.
Balıklarımızı yedik, çaylar içildi ve o an çok da uzerinde durmadigim basit bir cümle gibi "Bir ara çocukları da mi getirsem buraya? Hem gezmiş olurlar hem de bu güzel baliklardan onlar da yerler. Yengeniz de beğenir burayı. " deyiverdi Vedat Abi.
Sonra arkadaşları köylerine götürdük falan ama benim için bu gidişte yolun ve yolcuların pek bir önemi kalmadı bir süre sonra. Çünkü Vedat Abimin cümlesi kafamda dönmeye başlamıştı. Arkadaşlık, dostluk, kardeşlik ve ağabeylik nedir bu cümle ile zihnimde harika bir yer edinmişti.
Ailesini bile getirmediği bir yere ilk defa bizleri getiriyordu ve konuşmasından anlıyordunuz ki bu gayet olagan, yapılması gereken bir davranıştı onun için. İşte o zaman demek ki doğru dostlar edinmisim ELHAMDÜLİLLAH dedim içimden. Bu gezinin benim yaşamındaki etkisi bakimindan en kârlı yanı da sanırım bu olmuştu.
Ve şimdi Merhum Zahid Kotku'dan öğrendiğimiz meşhur sözle ilgili taşlar da yerine oturmuştu. Ne demişti mübarek:"Arkadaşlık pekeyi demekle kaimdir! " Biz bu sözde geçen arkadaşlığı işte şimdi öğrenmiştik.
Bu vesileyle başta Vedat Abim olmak üzere tüm arkadaşlarıma ve dostlarıma selam ediyorum.
Fakülte son sınıfın son günlerindeyiz. Öğrenci evinde kalıyoruz. Artık mezun olduğumuz kanaati hasıl olunca akşamları grup grup toplaşıp çay- muhabbet eskileri ve gelecek planlarımızı konuşuyoruz. Muhabbet muhabbeti açtı, sonra laf döndü dolaştı ve mezuniyet törenine geldi.
Törene katılıp katılmayacağımızı konuşmaya başladık. Hafızam beni yanıltmıyorsa 25 -30 arkadaş varız bizim evde.
Uğur, Adem, Murat, Bayram, diğer Adem, İsmail, Feyzullah, Bekir, 2 Hasan, Fikret, Rahmetli Ramazan şu anda hatırlayamadığım son sınıf öğrencisi bir çok arkadaşımız var.
Sonra dekandan, uygulamalarından, bizlere karşı önyargısından falan bahsettik uzun uzun. (Bir gün sınıfımıza gelerek bizlere açık açık tehdit etmişliği bile vardı 28 Şubat rüzgarlarının verdiği güç ile...) Ortak bir karar alalım dedik.
Sonrasında mezuniyet programına katılmama kararı aldık. Diplomalarımızı almaya gidecek ve sonrasında bir kaç hocamızla ve arkadaşlarımızla görüşüp dönecektik. Gece geç saatlere kadar oturduk ve bu karar üzerinde hemfikir olarak dağıldık.
Ev arkadaşlarım ile sabah erkenden değil de öğleye doğru fakülteye gittik. Fotoğraf çekilenler, kep atanlar, ailesiyle veya arkadaşlarıyla mutluluğunu paylaşanlar herkes mezuniyet telaşında. Birden gözüme bir şey takıldı. Aslında gözlerime inanamadım desem daha doğru olacak sanırım. Akşam birlikte muhabbet ettiğimiz, kendimizce ortak kararlar aldığımız ve bu kararları alırken cümlelerini en yüksek perdeden ifade eden arkadaşlarımızdan bazıları baş köşede yerlerini almış, cüppe ve keplerini giymiş hazır ve nazır bekliyorlardı.
Şimdi durup dururken bunlar nereden aklıma geldi? Bilmem, sürekli birlikte hareket etmek gerektiğini söyleyen sendikalar ve stklar, birleşip tepki verilmesi gerektiğini söyleyen meslektaşlarım... liste uzayıp gider.
Ama hikaye yukarıdaki kadar. Siz siz olun el sözüyle, başka birilerinin galeyana getirmesiyle hareket etmeyin. Kararlarınızı kendiniz verin ve sonuçlarına hazır olun. Ama bunları tek başınıza yapın.
Unutmayın; kuş konduğu dalın kırılmasından korkmaz çünkü güvendiği şey ağaç değil kendi kanatlarıdır.
Gündüzünde Çiftlik Yolu 'ndaki ünlü tatlicidan "Limonlu mu yoksa, kavunlu mu dondurma alalım?" dediğimiz, avm gezip, parkta çocuklarla eğlendiğimiz günün akşamında ne yaptım?
22.30 civarı döndüğümüz evimizde, her yaz mevsimi olduğu gibi sıcak balkonumuzda serin serin yatabilmek için yatakları hazırlarken bir taraftan da akıllı telefonlarımızdan sosyal medyayı kurcalıyorduk. Önceki günlerde çeşitli sıkıntılar yaşadığımız ülkemde bomba ihbarları vs. garip şeyler olduğu bir zaman dilimiydi. İlerleyen dakikalarda İstanbul 'da Boğaz Köprüsü 'nün tek yönlü trafiğe kapatıldığı haberini okudum, izledim. Sonra Rabia 'nin "Hayırdır inşallah, haberlerde garip bir şeyler var sanki sen biliyor musun?" demesi üzerine televizyonu açtık saat 23.30 civarıydı sanırım. Kesin bir şey söylenmemekle birlikte sıkıntılı bir durum olduğu netleşmişti artık. Ama ne oluyordu? Sonradan okunan bildiri ile bir darbe girişimin başladığını öğrendik. Peki biz ne yapacaktık veya ne yapmalıydık?
İki tarafında bodur çam ağaçları
bulunan yolda, transitin her virajda sağa sola yatmasına aldırmadan
varacağım menzili düşünüyordum. İlk gelişimin üzerinden kaç yıl geçti
hatırlamıyorum. Hatta her hafta bu yoldan geçeceğimi söyleseler inanmazdım o
zaman.
Yaklaşık 45 dakika süren bir
yolculuktan sonra vardığımız beldede sol tarafta çok eski hatta yer yer yıkık
ve alçak taş duvarlarla çevrili boş
araziyi geçip sağda metruk denebilecek bir yerde duran minibüsten indik.
Allahım hava nasıl da sıcak! Neyse
ki Adanalı olmanın verdiği bir alışmışlık var bünyede. Karşı kaldırıma geçip
küçük küçük dükkanlardan oluşan işyerlerine çok da dikkat etmeden hızlıca
yürümeye devam ediyorum. Kapısında mavi ve yeşil renkli ve Adana’da bizim ‘tabla’
diye adlandırdığımız seyyar tezgahlarda renk renk, irili ufaklı ve çeşit çeşit şekerler satan satıcılarının arasından, taş kemerli bir kapıdan
geçiyorum, yerleri sanırım andezit taşından döşenmiş avluya girebilmek için 3-4
basamak çıkmanız gerekiyor. Avluya adım atar atmaz sanırım sekizli tonoz üzerine
yapılan ve kurşunla kaplanmış kubbesi ile herkesin harıl harıl abdest aldığı
şadırvan karşılıyor girenleri. Tam karşıda müftülüğe ait bir bina ve tabi en
önemlisi de avlunun sol tarafında kadın ve erkek girişleri olarak iki kapısı bulunan
Hz Veysel Karani Türbesi ile hemen onun yanında da cami bulunuyor.
Halk arasında anlatılan hikâyelerin
birinde –sözde- Hz Peygamberin, ‘Beni ziyaret edemeyenler Veysel Karani’yi
ziyaret etsinler.’ dediği anlatılırmış. Hatta yöre halkının bir kısmı 7 yıl üst
üste bu türbenin ziyaret edilmesinin Hac Ziyareti olarak kabul edildiğine
inanırmış, diyorlar. Bu duruma ‘Fakir Haccı veya Fakirlerin Haccı’ denildiği rivayeti
bile var
Caminin ve türbenin girişinde
bembeyaz sarıklı ve sarıklarıyla yarışırcasına beyazlamış sakallarıyla nur
yüzlü ve genelde tombik dedeler ile tabii ki saflığın ve iyiliğin
sembolüymüşçesine beyaz başörtüleriyle yine şirin mi şirin teyzeler ve nineleri
görüyorsunuz hemen. Kimi ayakkabısını giyiyor taş duvarlara tutunarak ve sanki
hiç bitmesini istemediği duasını mırıldanarak. Kimi de duasına başlıyor bir
yandan başörtüsünü düzeltirken bir yandan da ayakkabısını çıkarmaya çalışırken
girdiği türbe kapısında. Amcalar teyzelerden, dedeler ninelerden o kapıda
ayrılıyorlar içeri girince ettikleri dualarda
buluşmak üzere.
Biz de girdik ayakkabımızı
çıkararak ve boynumuzu bükerek biraz da. Öyle ya Hz Peygamberin övgüsüne nail
olmuş bir zatın kabrine gelmiştim nihayetinde.
Oldukça güzel oymalarla süslenmiş
sandukanın kenarında namaz kılanları gördüm ilkin. Dua edenler, tesbih çekenler,
fotoğraf çekenler… Herkes orada olmaktan gayet memnun. Biz de namazımızı kılıp
duamızı ettik. Edeptendir, sandukanın yanından dua ederek ayrılırken sırtımızı
dönmeden çıktık kapıdan.
Avludan çıkınca sola dönerseniz
yolu takip ederek çıktığınız tepede Şeyh Osman Türbesini de görebilirsiniz. Bu defa
öyle yapmadım. Sağa döndüm ve gelirken çok da dikkatli bakmadığım o küçük
dükkanlara yöneldim.
Dükkanların önünde maviden
pembeye, eflatundan sarıya, yeşilden mora her renk yazma, baş örtüleri, şallar,
çocuklar için oyuncaklar, sahte takılar bulunuyor. İçeri doğru adım attığımda
hurmalar, gül suları yine çeşitli paketlerde farklı şekerler ve şekerlemeler,
seccadeler, tesbihler, gül suları var. Her turistik noktada olduğu gibi burada
da çeşitli magnetler vardı ki bunların ekseriyeti Veysel Karani Hatırası yazılarından
oluşuyordu. Taş veya ahşaptan yapılmış türbe maketleri hatta deve kervanları
şeklinde süsler bile vardı. Bir haberde okumuştum mayıs ayında Türkiye ‘nin her
tarafından ziyaretçiler geldiği ve günde bir ton şeker satıldığı oluyormuş.
Önce beğendiğim şekerlerden paket
paket aldım tabii. Sonra birkaç anahtarlık ve sonunda birden hatırladım
unutmamam gereken şeyi. Nenemle konuşurken Ziyaret'ten beyaz yazma alacağımı
söylemiştim ona. Kocaman beyaz bir yazma gösterdi satıcı. Kenarlarında yeşil
iplerden yapılmış süslemeler ile Hz Veysel Karani Camisi ve Türbenin tasvirleri
vardı. Aldım onu büyük bir sevinçle ve ayrıldım oradan.
Adana’ya gelince hemen ilk gün
gittim nenemin yanına. Önce şekerlerden falan verdim sonra da maddi değeri çok
yüksek olmasa da benim için manevi olarak çok değerli hediyeyi verdim ona. Bir kamyon dua etti
bana. Gençken Ziyaret'e gittiğinden falan bahsetti. Dedemin de sağ olduğu
dönemlerde onların ‘Memlekete gidiyoruz.’ dediği, aslında Muş ‘a gittikleri,
kocaman kocaman bidonlarda otlu peynirler ve beyaz çuvallarda kesilmemiş kesme
şekerlerle -’kırtlama şekeri’- Adana’ya döndükleri yolculuklarında, seyahat ettikleri otobüsler adet olduğu üzere mutlaka Ziyaret ‘te dururmuş. Onlar
da hem dinlenirler hem de namaz kılıp dua ederlermiş.
Şimdi nenem ve dedem her ikisi de yoklar. Rabbim gani gani rahmet eylesin.
Veysel Karani Hazretlerine komşu eylesin
ki, inşallah Peygamber Efendimize de komşu olurlar.
Bugünlerde sadece fotoğraflarını görebildiğim
Siirt ve orada tanıştığımız kardeş ve dostlarımıza da bu vesile ile selam
olsun.
"Bu yazı, tam 5 yıl önce kaleme aldığım ama hissettirdikleri dün gibi taze olan bir iç döküş... Zaman geçiyor, roller değişiyor; çocukk...