06 Şubat 2021

SÜREKLİ GEÇ KALAN ÖĞRENCİ

 

 

Sakin bir öğleden sonra çaylarını yudumlayan üç arkadaş, kapının çalmasıyla dikkatlerini kapıya yönelttiler. İçeriye giren Zeynep öğretmendi. Biraz kızgın, biraz da yorgun bir hali vardı. Hızlıca ve biraz yüksek bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

 

- Hocam bu çocuk her gün okula geç geliyor. Abisi de başka bir sınıfta.  Onunla da konuştum ama nafile. Sonuç değişmiyor. Gerçi o da çoğu zaman geç geliyormuş ya neyse. Ben bu durumdan çok sıkıldım artık ne yapacağını bilemiyorum.

 

- Tamam hocam siz sınıfınıza çıkın, diğer öğrencileriniz sınıfta yalnız kalmasınlar. Biz de bu yakışıklıyla biraz sohbet edelim diye karşılık veren kişi otuzlu yaşlardaki okul müdürüydü.

 

Öğretmen hanım teşekkür ederek biraz daha sakinleşmiş bir şekilde kapıdan çıktı ve sınıfına doğru yürüdü. Odada kalanlar okul müdürü ile iki müdür yardımcısıydı ve tabii ki bir de "Sürekli geç kalan öğrenci."

 

 Kısa bir sessizlikten sonra ilk konuşan kişi saçlarının tepesi açılmış, düzgünce kestiği bıyığı ve o sabah tıraş olduğu belli olan parlak ve güleç yüzüyle, elli yaşını geçmiş olan, yaşının verdiği olgunlukla ağır ağır konuşan Müdür Yardımcısı Rifat Hoca olmuştu:

 

- Gel otur bakalım delikanlı. Nasılsın, neler yapıyorsun? Biraz sohbet edelim sen de istersen, olur mu? diyerek çocuğun endişeli ve ürkek ruh halinin yansımasını çok net olarak görebildiğiniz yüzündeki ifadenin birazcık da olsa değişmesini sağlamıştı.

 

-İsa Hocam, Selvi Hanım’a haber verelim diyen müdürün kısık sesine karşılık, diğer müdür yardımcısı İsa Hoca bir baş işareti ile durumu anladığını belli ederek yerinden kalktı ve okulun rehberlik öğretmeni Selvi Hanım’la birlikte odaya geri dondu.

 

-Bak oğlum bu rehber öğretmenimiz Selvi Hanım. Onu tanıyor musun?

 

-Evet müdürüm, sınıfımıza gelmişti. Bizimle konuşmuştu, dedi. Çocuk, Selvi Hanım’ı görünce sanki biraz daha rahatlamış gibi görünüyordu.

 

Selvi hanım ne olduğunu anlamak istercesine odadaki idarecilere şöyle bir baktı. Göz göze geldiği okul müdürünün " Bu işi sen çözebilirsin, sana güveniyorum." bakışını tanıyordu. Gülümseyerek çocuğa adını sordu:

 

- Ali, diye cevapladı çocuk. Artık pek de endişeli görünmüyordu.

 

- Burası biraz kalabalık, istersen benim odama geçelim. Hem odamı da görmüş

olursun. Hemen yan tarafta.

 

- Tamam, dedi Ali gülerek. Birlikte el ele rehberlik odasına geçtiler.

 

Yarım saat kadar sonra kapıdan giren kişi Selvi Hanım’dı. "Ali ile konuştum. Bir de abisi ile konuşmak istiyorum." dedi.

 

Karşı binadaki sınıfından çağrılan abi, nöbetçi öğrenciyle birlikte müdür yardımcısı odasına geldi. Selvi Hanım onu da aldı ve birlikte odasına gittiler.

 

Müdür yardımcısı odasına döndüğünde Selvi Hanım’ın üzüntüsü yüzünden okunabiliyordu. Usulca oturduğu yerden, tane tane anlatmaya başladı:

 

- Çocuklar iki kardeşler ve babaları ile birlikte yaşıyorlar. Baba geceleri işe gidiyor ve işyerinden sabaha karşı veya sabah dönüyormuş. Eve döndüğü zaman çocuklarını hazırlıyor ve okula gönderiyormuş. Bazen kendisi getiriyormuş okula. Bazen de baba eve geç geldiği için çocuklar okula kendi başlarına geliyorlarmış. Anneleri ise evde yokmuş. Sanırım boşanmışlar.

 

Bu çocuklar ve babalarının içinde bulunduğu çaresizliği, bir anda boğazlarında bir yumruk gibi hissettiler. Bir süre sessizlik oldu. Konuşmak istiyorlar ama o gücü kendilerinde bulamıyorlardı sanki. Sonra okul müdürü:

 

- Çocukların babasına ulaşıp okula davet edelim. dedi.

 

Ertesi sabah erkenden okula gelen babayı, okul müdürü ve rehber öğretmen Selvi Hanım misafir ettiler. Çocuklarının geç kalmalarıyla ilgili durum anlatılırken:

 

- Hocam durumdan haberim var çocuklar anlattılar zaten. Ben tek başına yaşayan bir babayım. Buralı değilim ve burada da hiç akrabam yok. Eşim ve iki oğlumla birlikte dört kişi yaşıyorduk. Biraz maddi sıkıntılarımız oldu. Gerçi hiç bir zaman zengin biri olmadım ama...

 

Kapı açılınca bir an sustu. Masaya bırakılan çaylardan kendi önündekine iki şeker atarak yavaşça karıştırmaya başladı. Çayı getiren hizmetli odadan çıkınca sözüne devam etti:

 

- Ama zaman geçtikçe eşim sürekli şikâyet etmeye, bu yoksulluktan sıkıldığını söylemeye başladı. Bir süre sonra bizi bu halde bırakıp çekip gitti. Bu durumu eşimin ailesiyle de konuştum. Onlar da onun gibi düşünüyorlardı. Anlayacağınız belki de benim beceriksizliğim yüzünden, hiç kimsemizin olmadığı bir şehirde iki oğlumla yaşama tutunmaya çalışıyoruz.

 

- Gerçekten hiç arkadaşınız, akrabanız yok mu?  diyen Selvi Hanım’a şöyle bir bakan adam:

 

- Yok hocam, hiç akrabamız yok. İşyerinden falan tanıdığım birkaç kişi var ama çocuklarımı emanet edebilecek kadar güvenemiyorum kimseye. Patronla konuştum geceleri çalışıyorum. Çok zaman ben giderken uyumuş oluyorlar, sabah da ben işten gelince uyandırıyorum. Büyük oğlan dördüncü sınıfa gidiyor, büyüdü artık. Birçok şeyi anlıyor. Bazı sabahlar ben geç kaldığımda kardeşini de uyandırıp okula götürüyor. Ama küçük olan daha ikinci sınıfta. Hep üzgün,  hep dalgın, görüyorum ama ne yapayım? Birlikte parka falan gidiyoruz pazar günleri. Zor be hocam, bana da zor onlara da...

 

Adam susunca çok kısa bir sessizlik oluyor yine. Sonra:

 

- Kardeşim sen harika bir babasın, diyor okul müdürü. Üzülme bu kadar. İnsan hayatının her noktasındaki olaylara hakim olabilecek kadar güçlü değildir. Sen, içinde bulunduğun şartlarda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorsun. Bak, onlardan söz ederken gözlerinin içi gülüyor. Üzüldüklerini anlatırken, senin de üzüldüğün yüzünden okunuyor.

 

Selvi hanım söze girdi:

 

- Biz Müdür Bey'le birlikte çocukların öğretmenleri ile de görüşeceğiz.  Onlar da çok seviyor çocuklarınızı. Ama sizin yapmanız gereken en önemli şeylerden biri bu çocukları emanet edebileceğiniz birilerini bulmanız. Geceleri evde yalnız kalmaları çok sakıncalı.

 

- Tamam, bir çaresini bulmaya çalışacağım. dedi baba.

 

Babayla yapılan konuşma sonunda her hafta okula geleceği; en azından on-on beş günde bir mutlaka okula geleceği ve öğretmenleriyle görüşeceği, okul idaresi ve rehberlik servisiyle de irtibat halinde kalacağı sözünü de aldılar.

 

Sonrasında çocukların öğretmenleriyle görüştüklerinde, çocukların durumundan haberdar olmadıklarını öğrendiler. Her ikisi de o yıl okula başka okullardan gelen öğretmenlerdi. Yoksa bir öğretmen, öğrencisinin böyle bir sorunu olduğunu bilmez olur muydu hiç!

 

Müdür odasında toplanan Selvi Hanım, İsa Hoca, Rifat Hoca ve okul müdürü bir taraftan çaylarını yudumlarken, diğer taraftan daha önce karşılaştıkları birçok problemde de olduğu gibi problemin çözümü için öğrencinin okul dışındaki ve en önemlisi evindeki yaşantısının çok iyi bilinmesi gerektiğini konuştular. Çünkü her zaman konuşulduğu gibi eğitimi oluşturan üç ana unsurdan ikisi; veli ve öğrenci evdedir. Evinde, ailesiyle ve çevresiyle ne yaşadığını bilmediğiniz bir öğrencinin kalbine dokunabilmeniz de imkânsızdır. Bu aile parçalanmış bir aile ise zaten hayata 1-0 geride başlayan öğrenci sizden çok daha farklı yaklaşımlar beklemektedir. Öğretmen bu öğrencilere ulaşabilmek için önce öğrencinin iç dünyasını çok iyi tanımalıdır. Sonra da ona nasıl yaklaşması gerektiğini çok iyi bilmelidir.

 


04 Şubat 2021

MAHMUD ESAD COŞAN (RH.A.)

 

 

1998 yılının sonuna doğru ilk defa radyodan duydum sesini. Duru Türkçesi ve tok sesiyle güven veren bir konuşması vardı. Anlatımındaki sadelik ve konuşma tarzı, aktardığı bilgilerin daha sevimli ve kabul edilebilir olmasını sağlıyordu. İlkinde hangi konuyu dinlediğimi hatırlamıyorum ama o zamandan aklımda kalan "Avustralya Sohbetleri "ydi.

 

Fakülte 1. Sınıfta Bahçelievler Yurdu'nda kalıyordum.  Fakat aynı sınıfta olduğumuz ve ilk kayda gelirken tanıştığımız;  gün boyunca tüm kayıt işlemlerini birlikte yaptırdığımız Uğur, Adem ve Erol Cumhuriyet Caddesi üzerinde girişi işyerlerinin arasında, üst katı Milli Gençlik Vakfı olan binada oturuyorlardı. Son katta bulunan ve bir trenin kompartımanlarını andıran daire mutfak, tuvalet, banyo ve salon şeklinde koridorun sol tarafına sıralanmış odalardan oluşuyordu. Salon penceresi Cumhuriyet Caddesi 'ne, en başta ama aslında en arkada kalan mutfak penceresi ise iş yerlerinin arkasındaki metruk bir yapıya açılıyordu.

 

Bir gün okul çıkışı gittiğimiz ve ileride benim de evim olacak olan bu evden akşam ayrılmak üzereyken Akra FM 'de 30 dakikalık bir sohbetini hep beraber dinledik. "Allah’ım kim bu? Ne de güzel anlatıyor tane tane." diye geçirdim içimden. Sonra o gün tanıştığımız Vedat Abi bordo renkli Doğan 'ıyla beni yurda bıraktı. Bugünün hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri olacağını zamanla öğrenecektim.

 

Konuşmalarında ve yazılarında ilk dikkatimi çeken şey sözlerine hep dua ile başlıyor ve yine dua ile bitiriyordu. Aklımda kalan ve en çok kullandığı dua tamamlama cümlesi "Rabbim, cennetiyle ve Cemaliyle müşerref eylesin." cümlesiydi.

                                                                                                                           

Sonraki yıllarda okuduğum kitaplarında her zaman temiz, yalın bir Türkçe ve anlaşılır cümleler ile tercüme edilmiş ayetler ve hadislerden oluşan yazıları vardı. Kendisini dinleyen veya eserlerini okuyanlara da Türkçe kelimeler kullanmalarını, yabancı kelimelerin kullanımını terk etmelerini tavsiye ediyordu.

 

İlk defa duyduğumda şaşırdığım ve gerekliliğini yıllar sonra bile tekrar tekrar anladığım ve hatırladığım birçok tavsiyesi vardı. Dolar vb. yabancı paralar alınarak yatırım yapılmasının uygun olmadığını ve yatırım yapmak isteyenlerin altın alımı gibi başka alanlarda yatarım yapmaları gerektiğini ondan öğrendim.

 

Nerede olursanız olun tek başınıza hareket etmeyin. Müslümanlarla birlik olun. Hakkın, haklının yanında olun derdi her zaman. Gittiğiniz yerde hak namına ne iş yapılıyorsa, kim yapıyorsa dahil olun, katkı sağlayın, sevaba ortak olun. Bu işleri yapanlarla tanışın, onlarla birlik olun derdi. Bir tesbihin taneleri gibi olmayın, imamesinden çekilince o yöne giden, imamesi dağılınca dağılan tesbih gibi bir toplum olmayın. Her biriniz birer lider olun.

 

İslami bilgisinin yanında bir akademisyen, bir profesördü o. Hacı Bektaşi Veli 'nin Makalat adlı eserini Türkçe 'ye o kazandırmıştı mesela. Kısa bir araştırma ile ne kadar çok eser bıraktığını da öğrenmek mümkündür.

 

Aslında onun hakkında söylenecek, yazılacak o kadar çok şey var ki hangisini anlatacağımı bilemedim. Benim için önemini de gördüğüm bir rüya ile anlayayım: “Diyarbakır Ulu Cami'deyim. Avluda yürürken bir anda sesler duyuyorum ve etrafta bir koşuşturma oluyor. Bir panik, bir telaş olduğunu fark ediyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum. Ayak sesleri ve koşuşturma çoğalıyor. Rüya bu ya aslında Filistin 'de olduğunu ve etrafımızın israil askerleri tarafından sarıldığını, camiye bir operasyon olacağını söylüyorlar. Şaşırıyorum tabi. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi düşünürken birden onu görüyorum.  Sağ elinde bir baston, beyaz uzun bir kıyafet ve başında sarığı ile şadırvanın sağ tarafından bahçenin sonuna doğru ilerliyor. Sonra bana doğru dönüyor ve "Gel elimi tut. Sorarlarsa bu benim babam dersin." diyor. Gidip elini tutuyorum ve endişelerim bir anda azalıyor sanki." ve uyanıyorum. O kadar mutlu oluyorum ki, keşke hiç uyanmasaydım diyorum.

 

Ve bir gün vefat haberini alıyoruz ta Avustralya 'dan. Bir cami açılışına giderken trafik kazası sonucunda damadı Ali Rıza beyle ikisinin vefat ettiklerini öğreniyoruz. Tabi "Ölüm, ölene bayram..." biz üzülüyoruz.

 

Birçok kitabını, kitap hâline getirilen makale ve konuşmalarını okuduk, istişaresini yaptık dostlarla. Biliyorum ki bugün burada ne yapıyorsam veya yapmıyorsam hepsinde hayır namına bir katkısı, etkisi veya rehberliği olmuştur.

 

Rabbim, gani gani rahmet eylesin. Cennetiyle Cemaliyle müşerref eylesin inşaallah.

 

4 Şubat 2021

02 Şubat 2021

YAŞLI KADIN

 

Okullarda işlerin en yoğun olduğu zaman genelde eylül aylarıdır. Bir taraftan okula yeni başlayan öğrenciler ve velileri, diğer taraftan tatilden yeni dönmüş ve ders programlarının nasıl olacağını, okulda bu sene neler yapacağını planlayan öğretmenler. Bunlara ek olarak okulda birkaç gün önce göreve başlayan temizlik görevlisi, güvenlik görevlisi, kantincisi, hatta yeni atanan öğretmenler derken bir hengâmedir sürer gider.

 

İşte tam da böyle bir eylül ayında o esnada müdür yardımcısı odasında oturmakta olan müdür, müdür başyardımcısı ve müdür yardımcıları kapının çalmasıyla konuşmalarına ara verdiler. Pastel mavi renkli kapıdan 70-80 yaşlarında mahcup, eli yüzü düzgün, başörtülü bir teyze odaya girdi.


        - Okul müdürünü arıyorum. Kim acaba? diye usulca sordu. 

Oradakilerin bakışlarından okul müdürü olduğunu anladığı ve diğerlerinden daha genç olan adama yaklaştı:

- Oğlum biraz konuşabilir miyiz? dedi.

- Olur, teyzeciğim. İsterseniz yan taraftaki odama geçelim. dedi genç adam.

- Memnun olurum, diye yanıtladı kadın.

 

Arkadaşlarına da devam etmelerini söyleyerek yaşlı teyzeyle birlikte müdür odasına girdiler. Teyzeye misafir koltuğuna oturmasını rica etti, kendisi de koltuğuna oturdu.

 

- Teyzeciğim bir çayımı içersiniz değil mi? diyerek kendince, çay ikramının geri çevrilmesini zorlaştıran bir cümle ile misafirine ikramda bulunmak istedi.

 

- Oğlum çay için gelmedim. Ben yaşlı bir kadınım. Emekliyim ve kimseye de muhtaç değilim. Senden de bir şey istemek için falan gelmedim. dedi lafını hiç esirgemeden. (Genç adamın da hoşuna gitti. Belki de kendi annesi geldi gözünün önüne. Çünkü o da hiç bir zaman hiç kimseden lafını esirgemezdi. )Tebessüm ederek:

 

- Peki, teyzeciğim, öyleyse, senin için ne yapabilirim?

- Oğlum, benim bir çocuğum doktor, biri avukat bir diğeri de sizin gibi öğretmen. Ben zaten emekliyim. Sağ olsunlar hiç ihtiyacım olmasa da çocuklarım her aramalarında mutlaka sorarlar ve her gelmelerinde illa ki bana bir miktar harçlık vermeye çalışırlar. Üzülmesinler diye alırım. Sonra bu paraları sorup soruşturduğum ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya çalışırım. Şimdi de elimde kendi biriktirdiğim bir miktar para var. Ne yapacağımı düşünürken okulların yeni açıldığı ve  öğrencilerden ihtiyaç sahibi birilerinin olabileceği aklıma geldi. İşte bunun için de buraya geldim.

 

- Allah razı olsun teyzeciğim. Biz genelde bizden bir şeyler talep edilmesine alıştığımız için söylediklerine hem şaşırdım hem de sevindim doğrusu. Peki, senin aklında bu öğrencilerle ilgili nasıl bir yardım var acaba?

 

- Okul kıyafeti olmayan öğrencilere kıyafet alalım diye düşündüm aslında. Tabi siz daha iyi bilirsiniz ama.

 

 

- Estağfurullah teyzeciğim, siz nasıl isterseniz biz o şekilde bir yardım için elimizden geleni yaparız. Sizin fikriniz kıyafet olduğuna göre biz de kıyafet temini yoluna gideriz. Bildiğimiz birkaç tane ihtiyaç sahibi öğrenci var ve biz de bugün yarın onlara kıyafet temin edelim diyorduk zaten, tevafuk oldu. Önce kıyafet ihtiyacı olan başka öğrenciler de olup olmadığını tespit ederiz. Sonra da sizinle haberleşiriz. İsterseniz de bu öğrencilere kıyafetleri birlikte veririz. Hem kıyafetleri alan öğrencileri siz de gözünüzle görmüş okursunuz, ne dersiniz?

 

-  Hiç olur mu öyle şey müdür bey? Çocuklar beni görünce mahcup olurlar. Hem, her zaman "Sağ elin verdiğini sol el bilmemeli," demez mi büyüklerimiz? diye itiraz etti yaşlı kadın. Sanki biraz şaşırmış, biraz da kızmıştı bu teklife.

 

-  Ama okul kıyafetlerini aldığımızı ve paranızı ihtiyaç sahibi öğrencilere harcadığımızı da görmüş olursunuz. (Aslında teyzenin bu sözüne çok mutlu olmuştu ama yine de teyzenin davranışının nedenini tam anlamak istiyordu ve devam etti sözüne) Yoksa benim veya bizim bu parayı nereye harcadığımızı, ihtiyaç sahibi öğrencilerin ihtiyaçlarının görülüp görülmediğini nereden bileceksiniz? dedi genç adam.

 

Teyze birden sesine daha ciddi bir hava katarak:

 

- Evlâdım, bu toprağın üstü varsa altı da var. Yaşam da, ölüm de insan için bu dünyada. Hem ahirette de hesap var. dedi kendinden emin bir şekilde.

 

Bu cümleler genç adamın çok hoşuna gitmişti. Hemen telefonu eline aldı ve dâhili hattan biraz önce odasında hep birlikte oturdukları müdür yardımcısını aradı. Kulağında tuttuğu telefon çalarken bir yandan da yaşlı kadını süzüyordu göz ucuyla.

 

- Gardaşım, dedi. Hemen odama gel. Bu teyze beni tehdit ediyor!

- Nasıl yani, anlamadım? diye soran arkadaşına:

- Gel, gel konuşmamız lazım. dedi gülerek.

 

O sırada yaşlı kadın da genç adamın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu.

 

Kapı açıldı ve odaya başka bir genç adam daha girdi. Okul müdürü:

 

- Teyzeciğim madem iş ciddi, o zaman bizim bir şahide ihtiyacımız var. Bu arkadaşım müdür yardımcımız. Hem şahidimiz olacak hem de seninle konuştuğumuz kıyafet işini, Allah’ın izniyle arkadaşımla ikimiz birlikte halledeceğiz. Sen merek etme.

 

- Ben nesini merak edeceğim ki oğlum?  Az önce de söyledim ya ahiret var, toprağın altı var. Benim size vereceğim üç kuruş para gerisini siz düşünün!

 

-Allah razı olsun teyzeciğim. O zaman şimdi birer çay içeriz artık. diyerek hemen üç çay istedi.

 

          Yaşananlardan çok memnun olduğu belli olan genç adam, müdür yardımcısı arkadaşına olan biteni hızlıca anlattı. Daha geçen gün okudukları hadis-i şerifi hatırladı ikisi de. "Cömertlik, cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkmıştır. Kim bu dallardan birine tutunuyorsa, bu dal onu Cennete götürür.” diyordu Resulullah. Bu teyzenin ne kadar güzel bir insan olduğunu düşünüyorlardı belki de. Bunca kötülüğün, yozlaşmışlığın arasında tertemiz bir yürek. Hiç tanımadığı insanlara yardımcı olabilmek için çabalayan kocaman ve bir o kadar da merhametli bir yüreği olan bir insan, bir anneydi o.  


 Teyzenin bir zarf içerisine koyarak verdiği parayı saydılar. Mahallede bulunan ve böyle işlerde daha önce de yardımlarını esirgemeyen kıyafet mağazası sahibini telefonla arayıp durumu anlattılar.

 

 

Teyzenin parası yaklaşık 5-6 öğrenci kıyafetine yetiyordu. 10 öğrenci kıyafeti ve kırtasiye malzemesi ayarlamasını istedikleri mağaza sahibi "Biraz da bizim katkımız olursa kabul ederiz." diyerek yardımcı olabileceğini belirtti.

 

Bu konuşmalar yapılırken usulca çayını yudumlamakta olan teyze, konuşulanlardan duyduğu memnuniyeti mütebessim çehresiyle belli ediyordu.


Aslında bu genç adamlar için ilk değildi bu, son da olmayacaktı. Ne zaman böyle bir şey duysalar hemen yardıma koşuyorlardı. Çünkü onlar Bakara Suresi ‘nde geçen “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık (Allah yolunda hayra, hayır işlerine) harcayanlar var ya, işte onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır”. Müjdesine kavuşmak isteyen bir neslin temsilcileriydi. Bu da gayet geçerli bir sebepti onlar için.

 

iki genç adam, aynı gün öğleden sonra 10 Öğrenci kıyafeti ve kırtasiye malzemesini mağazadan aldılar. Tespit edilen 10 öğrenciye bu kıyafet ve malzemeleri hemen ertesi gün  teslim ettiler.

 

Tabi ki teyzenin istediği şekilde. Hiç kimsenin haberi olmadan.


01 Şubat 2021

BARIŞ MANÇO

 22 YIL OLMUŞ

 

 

Yıllar önce uzun saçıyla, parmaklarındaki çeşit çeşit yüzüklerle ve çenesine kadar inen bıyığıyla görüp tanıdığım, sürekli özlü bir söz söyleyecekmiş gibi konuşan bir adamdı Barış Manço benim gözümde.

 

Bayram sabahları "Bugün bayram erken kalkın çocuklar... " derken nedense hep annem aklıma gelirdi. İlk defa babamın siyah radyosunda duymuştum bu şarkısını. Kazım amca dediğimiz ihtiyar Bulgaristan göçmeni ev sahibimize ait, evlerin iç içe geçtiği, küçük,  basık avluda kiracı olarak oturduğumuz 1+1, eski, boyasız ve mutfak dolabı olmadığı için mutfak tezgâhına perde çekilen evimizde. Oysa klibi bile yoktu belki o zaman. Gerçi ben o mutfak tezgâhından atlarken ayağım perdeye takılıp düşünceye kadar televizyonumuz da yoktu ki. Neyse o da başka bir hikâye.

 

Eskiden biraz akıllı uslu görülen çocuklar "Adam Olacak Çocuk" diye sıfatlandırılırdı. Herkesin Barış Abi 'si Barış Manço 'nun da bu isimde, çocukların konuk olduğu ve herkesin "10 puan, 10 puan, 10 puan" aldığı; her çocuğum gelecek için önemli olduğu mesajının alttan alta, kimseyi incitmeden verildiği güzel bir programdı ki yıllarca izledik ailecek. Şimdiki televizyon programlarına inat.

 

İnternetimizin olmadığı ve bilgilerin kitaplardan, kütüphanelerden veya –maalesef- televizyon öğrenildiği zamanlardı. Fakat yine Barış Abi sayesinde ekvator çizgisinin gerçekliğini öğrenmiştim. Ekvator 'un kuzeyindeki suyun hareket yönü ile güneyinde hareket yönünün farklı olduğu deneyini televizyonda yapmıştı kendisine eşlik eden yerel rehberi ile. Programdan sonra hemen mutfağa koşup denemiştim anlatılanları.(Sonradan öğrendim ki Coriolis Kuvveti imiş bunun bilimsel adı.)

 

Yıllar geçmişti ve bizler de büyümeye başlamıştık. Mahallemizde birkaç ailede şahsi otomobil vardı o zamanlar. Tabi araba almak gerçekten çok lüks bir şeydi o dönemlerde. İsminin Mustafa olduğunu hatırladığım bir çocuğun babasının arabasına bakıyorken şöyle "Allah’ım nasılda kocaman ve güzel bir araba!" diye geçirmiştim içimden.  Ford Taunus 'muş modeli de sonradan öğrendim. Biz böyle bunlara bakarken bir akşam televizyonda Barış Manço 'nun uzak doğu ülkelerinde ne kadar sevildiğinden, Japonya 'da 25 şehirde konser verdiğinden ve en nihayetinde de onun katkıları sayesinde ülkemiz ve uzak doğu ülkelerinin firmalarıyla yapılacak otomobil satışı ile ilgili antlaşmalarda arabuluculuk ettiği söylendi hem de ana haber bültenlerinde. Yani bunu da yapmıştı Barış Abi ve ülkemize farklı otomobiller girmesine de vesile olmuştu.  (Zaten sonra Daewoo reklamında bile oynamıştı ya.)

 

Şimdilerde birçok kurum, yazılarında ve eserlerinde atasözleri, özlü sözler veya deyimler kullanan sanatçıları ödüllendirdiğini medyadan görüyoruz veya duyuyoruz. Aslında bunların da ilk örneklerini Barış Abi 'de gördük muhtemelen. "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Halil İbrahim Sofrası" bunlardan ilk aklıma gelenler. 


Sosyal mesaj vermek deyiminin henüz kullanılmadığı o yıllarda “Yaz dostum, Yoksul görsen besle kaymak bal ile, Garipleri giydir ipek şal ile, Öksüz görsen sar kanadın’ kolunu, Kimse göçmez bu dünyadan mal ile..” diyen insandı o. 

  Söyledik bitti demeden çuvaldızı kendine batırmayı da öğretiyordu belki bize:

“Yaz dostum, Barış söyler, kendi bir ders alır mı? Su üstüne yazı yazsan kalır mı? Bir dünya ki haklı haksız karışmış, Boşa koysan dolmaz, dolusu alır mı?”  diyordu hiç çekinmeden. Yani ona bu konularda da bir şeyler borçluyuz diye düşünüyorum.

 

Toplumda insanların dış görünüşleriyle değerlendirildiği anlarda hep o geldi aklıma. Çünkü daha önce de söylediğim gibi uzun saçlı, bol yüzüklü, upuzun bıyıklı, bazen deri saçaklı ilginç kıyafetli bu adam hep naif, esprili ve hep olumlu bir kişi olarak çıktı karşımıza. E bunları görünce de önyargılar bir nebze de olsa yumuşar değil mi?

 

Daha neler neler var belki yazsam ama değişmeyen tek şey var:


Barış MANÇO iyi bir adam, iyi bir müzisyen, ülkemiz için iyi bir temsilci (sosyal medyada birçok videosu var ülkemizi temsili ile ilgili), kısacası harika bir insandı benim gözümde.

 

Bir konuda kırgınım ama sanırım artık biraz geç. Yaş 42 olmuş. Herhalde "Adam Olacak Çocuk" programına katılamam. Hâlbuki katılmak için bir kaç mektup yazmışlığım da vardı. Adres de hâlâ aklımda, sanki hiç ölmemiş, hep orada yaşıyormuş gibi. Seni hâlâ seviyorum ve çocukluğundan bu yana seni tanıyan ve benim gibi seni seven çok insan olduğunu biliyorum.

 

Allah rahmet eylesin, mekânın cennet olsun Barış Abi.

 

Adres mi?

Barış MANÇO

81300 Moda/İSTANBUL

HASTANE

 Bugün akşam namazından sonra annemle birlikte geldik yine. Tıpkı yıllar önce annemle birlikte geldiğimiz gibi. Şimdiki çocuklar tablet, t...