29 Nisan 2024

LİMON AĞACI

Bu mahalleye taşınalı çok olmamıştı. Eski mahallesinin aksine; asfalt veya parke sokaklar yoktu. Birçok arazi olmasına rağmen tek tük evler vardı etrafta ve sokaklar o kadar uzun da değildi.

Sabah erkenden uyandı. Mavi önlüğünü üzerine, siyah plastik çizmelerini ayaklarına giydi. Mahalledeki diğer çocuklarla beraber stabilize yoldan okula doğru yürümeye başladılar. Yağan yağmurlar yüzünden sokaklar çamur ve su ile kaplıydı. Kimi zaman konuşarak, kimi zaman koşarak geçtikleri sokaklarda okula çok yaklaşmışlardı ki birkaç çocuğun diğerlerinden farklı bir şeyler yaptığını fark ettiler.

Her gün geçtikleri bu yolun kenarında küçük bir limon ağacı vardı. Bugün ağaca yaklaştıklarında önlerindeki çocuklardan bazılarının limonlardan kopardıklarını gördü. Onlara bakarak okula doğru yürüdüler. Sonraki gün yine bir kaç çocuğun aynı ağaçtan limon kopardığına şahit oldu. O zaman biraz düşündü fakat ancak ertesi gün cesaretini topladı ve o da diğer çocuklar gibi bu ağaçtan (sadece bir tane) limon alıp  çantasına saklayarak okula gitti. Akşam eve döndüğünde çok heyecanlıydı. Bir bıçak ve heyecanının sebebi olan o limonu da alarak annesinin yanına gitti. Annesi sedirde oturmuş akşam yemeği hazırlıkları yapıyordu. Annesine seslenerek onun için bir şey getirdiğini söyledi. Onu dikkatlice süzdükten sonra limonu nereden aldığını soran annesine bakakaldı. Bu sorunun sorulabileceğini biliyordu aslında ama sorulmaz diye de düşünüyordu için için. 

Önce ne cevap versem, ne yalan söylesem diye aklından geçirirken sonra doğruyu söylemeye karar verdi. Birkaç gündür yaşadıklarını annesine anlattı. Annesi onu sükûnetle dinledi ve gelip yanına oturmasını söyledi. Önce, yaptığı bu davranışın yanlış olduğunu, o ağacın kendilerine ait olmadığını, ağaç veya limon için hiç bir emek vermediklerini, bu yaptığının küçük de olsa bir hırsızlık olduğunu, hırsızlığın insanlar ve toplum üzerindeki kötü etki ve sonuçlarını anlattı. Sonra da bu davranışı bir daha tekrar etmemesi gerektiğini uzun uzun tembihledi annesi. Bir anda elindeki bıçaktan ve limondan bile utandığını, vücudundaki bütün kanın yüzüne doğru hareket ettiğini ve boynundan yukarısının neredeyse alev alacak derecede ısındığını hissetti. Bu, onun vücudunun, ruhundaki utanç ve pişmanlığı dışa vurmak için gösterdiği tepkiydi…

Yıllar sonra bile bir hakkaniyet olgusu gündeme geldiğinde gözünde canlanan bu tablo, ona yol gösterici oluyordu. Bugün karşılaştığı birçok olayda doğru kararlar vermesini sağlayan bu olayı ve annesini tebessümle hatırladı.

Bilinçli bir annenin kul hakkına, toplumsal yaşamdaki dengelere dair çocuğunun minicik ruhuna yaptığı doğru dokunuş bir insanın hayatına nasıl da doğru bir yön veriyor, diye düşündü.

18 Nisan 2024

YAYLA

 

Bugün 18 Nisan 2024. Ceyhan 'dayım. Havalar ısınmaya başladı. Hatta, ana haber bültenlerinin sonunda yer alan hava durumu spikerlerinin deyimiyle "sıcaklık mevsim normallerinin üzerinde." Böyle olunca aklıma çocukluğumda ailecek yaylaya gittiğimiz seferlerden biri geldi. 

Bütün bir yıl sabırsızlıkla beklediğimiz yaz tatili nihayet gelmişti. Ablam ilkokul 3. sınıfa, bense 2. sınıfa gidiyordum sanırım. Bilenler bilir, Adana 'da yaz tatili demek deniz veya yaylaya gitmek demektir. Bana kalsa hayatım boyunca tüm tatillerde yaylaya giderdim ya neyse..

Babam yıllık izin alamadığı için annem ve ablamla birlikte Adana 'daki evimizden çıkarak önce Kozan'a, köyümüzün minibüsünün kalkacağı durağa gittik. Uzunca bir bekleyişten sonra Antepli 'nin (Allah rahmet eylesin asıl adı Ali Amcamız) bana göre tuhaf minibüsüne bindik.Tuhaf diyorum çünkü diğerlerinden farklı bir tasarımı vardı. İki tarafta koltuklar ve koltukların arasında koridor tarzı bir boşluk vardı. Bu boşluğa da sanırım buğday ve yem çuvalları koymuşlardı. Yetişkinler araca biniş zamanlarına göre boş koltuklara oturuyor, biz çocuklar ise bu çuvalların üzerine oturuyor hatta uzanıyorduk.

Kozan'dan hareket eden minibüs barajı geçtikten sonra önce incir, sonra üzüm almak için farklı noktalarda durdu. Alışveriş yapan yapmayan herkes minibüsten iniyor, en azından temiz bir hava alıp araca geri biniyordu. O zaman  bir şeyler alıp almadığımızı da hatırlamıyorum. Yola devam eden minibüs Akkaya 'da yolun sağ tarafındaki lokantada duruyordu. Lokantaya girmek için 7-8 basamak çıkmanız gerekiyordu. Basamakların hemen kenarında, duvarında metal taslar asılı, her daim soğuk akan suyuyla bir çeşme vardı. Bu çeşmeden su içmeden veya el yüz yıkamadan lokantaya girmek olmazdı.

Yemek yiyenler, çay içenler, çocuklarını tuvalete götürenler, yine lokantanın yanındaki ve karşısındaki çardaklarda satılan meyve ve sebzelerden alanların işleri bitince minibüs Feke'ye doğru hareket ediyordu. Az önce Horzum'dan ekmek alamamış olanlar Feke 'den somun ekmek alıyor ve tüm minibüsü saran taze ekmek kokusuyla araca biniyordu.

Benim için köy ve yayla bizim "Tırtat" dediğimiz asıl adı "Tırtarhan" olan (gerçi ismi en son Yeşiloba oldu ama) asfaltın bitip stabilize köy yolumuzun başladığı kavşaktan sonraki tüm güzergahı kapsıyordu.

Köy yoluna girdiğimizde uzunca bir süre sağ taraftan, genellikle çınar ağaçları yer yer de kavaklar arasından akan dere ileride bir köprüde sağa, diğer köprüde sola, en son "Köprübaşı" dediğimiz mevkide tekrar sağa geçerek yol boyunca bize eşlik ediyordu.

Köprübaşı 'ndan sonra, solda Apturaman Emmi 'nin evini geçince sağdaki ilk ev Dedemin Evi 'ydi.

Ev, topraktan ve ağaçlardan yapılmış kargir denilen türde bir yapıydı. Alt kısmında davar damı, üst kısmında ev, evin dereye bakan kısmında dereyi ve cinli değirmeni görebileceğiniz büyükçe bir çardak vardı. 

Eve doğru yaklaşırken yol bir anda çok dik bir yokuş haline geliyordu. Yokuş bitimindeki evden önce bahçedeki asırlık dut ağacını görüyorduk. Antepli 'nin minibüsü bu koca ağacı geçip dedemin evinin arkasında durdu. 

Evin ön tarafı dereye bakan çardaklı taraf, arkası ise yola bakan ve şu anda bizim bulunduğumuz penceresiz diğer taraftı. Ev eğimli bir arazide olduğu için arka taraf yoldan yaklaşık bir buçuk metre falan yukarıdaydı sanırım. Minibüsün durduğu yerden eve girmek için, önce davar damının üstündeki kapsalığı açmak, evin yan tarafından bir balkon gibi arkaya uzanan bölümden çardaklı arka kısma doğru yürümek gerekiyordu. İşte o kapsalık, evin duvarına bitişik diğer bir dut ağacına dayanıyordu.

Annem elinde sarı valizi ile minibüsten indi ve sonra da ablamla beni indirdi. Minibüs tozu dumana katarak hareket ederken annem kapsalığı açıyor ablama ve bana da içeri girmemizi söylüyordu. Bense hemen dut ağacına bir bakıp geleceğimi söyleyerek annemin itirazına rağmen önce toprak dama, sonra da dut ağacına çıkmak için acele ediyordum.

Hızlıca çıktığım damdan, hemen yanda bulunan dut ağacına doğru ayağımı uzattığımı ve ağacın gövdesine dokunduğumu hatırlıyorum en son...

Gözlerimi açtığımda annem, nenem ve ablam endişeli gözlerle karşımda duruyorlardı.

Ağaçtan düştüğümü ve kafamın yarıldığını falan anlattılar. Ne olduğuna dair pek bir şey hatırlayamıyorum. Bir kaç gün içinde yaram kapandı ama yaramazlığım dillere destan oldu tabii ki.

Sonraki günler sanırım bizim Mutlu 'nunda olduğu zamanlardı. Derelerde gezdik, çamlıkta yürüdük, bahçelerden atladık falan ama bir şeyler eksikti bizde. Çünkü köyümüzdeki çocukların çoğunda "kuş lastiği" diye tabir ettiğimiz sapan vardı ama bizim sapanımız yoktu.

Tabii ki bir gün sapan yapmaya karar verdik. Elastik kısım bakkallarda satılıyordu ama ya diğer parçalar ne olacaktı? Çatalı için bir çok kişiden yardım istedik ve sonunda bulduk. Sırım da bulduk sonrasında ama "sahtiyen" veya "meşin" denilen ve içine taş konulan parçayı nasıl ve nerede bulacağımızı bilmiyorduk. Sonra köydeki çocuklardan biri bu parçanın eski ayakkabılardan yapıldığı falan anlattı. 

Komşulara sorduk, bakkala gittik, derelerde aradık ama bir türlü eski bir ayakkabı bulup bir meşin yapamadik.

Bir gün evdeki eşyaları falan kurcalarken kışlık bir bot buldum. Sonra bu bottan bir meşin olabileceğini düşündüm ve hemen makası alarak işe koyuldum. Ayakkabının dili olarak tabir edilen kısmını bir güzel kestim ve ayakkabıyı da döşeklerin üst üste koyulduğu yüklüğün arka tarafına sakladım. Kuş lastiğini yaptım ve bu sırrı hiç kimseye anlatmadım...

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yayılan salgının evlere kapandığımız zamanlarında, yine yaylada çardakta oturduğumuz bir günde Hakkı Amcam dedemin botundan bahsederken olaydan yaklaşık 30 yıl sonra bir itirafta bulundum. Dedeme getirdiğin o botu kuş lastiği yapmak için kesmiştim dedim. Böylece hem eski günleri, hem rahmetli dedemi hem de çocukluğumu andık.

Bakalım bundan sonraki zamanlarda yaylada neler olacak daha!

Sahi yaramaz bir çocuk muydum ki?

 

HASTANE

 Bugün akşam namazından sonra annemle birlikte geldik yine. Tıpkı yıllar önce annemle birlikte geldiğimiz gibi. Şimdiki çocuklar tablet, t...