Bugün 18 Nisan 2024. Ceyhan 'dayım. Havalar ısınmaya başladı. Hatta, ana haber bültenlerinin sonunda yer alan hava durumu spikerlerinin deyimiyle "sıcaklık mevsim normallerinin üzerinde." Böyle olunca aklıma çocukluğumda ailecek yaylaya gittiğimiz seferlerden biri geldi.
Bütün bir yıl sabırsızlıkla beklediğimiz
yaz tatili nihayet gelmişti. Ablam ilkokul 3. sınıfa, bense 2. sınıfa gidiyordum
sanırım. Bilenler bilir, Adana 'da yaz tatili demek deniz veya yaylaya gitmek
demektir. Bana kalsa hayatım boyunca tüm tatillerde yaylaya giderdim ya neyse..
Babam yıllık izin alamadığı için annem ve ablamla birlikte Adana 'daki evimizden çıkarak önce Kozan'a, köyümüzün minibüsünün
kalkacağı durağa gittik. Uzunca bir bekleyişten sonra Antepli 'nin (Allah
rahmet eylesin asıl adı Ali Amcamız) bana göre tuhaf minibüsüne bindik.Tuhaf diyorum çünkü diğerlerinden farklı
bir tasarımı vardı. İki tarafta koltuklar ve koltukların arasında koridor tarzı
bir boşluk vardı. Bu boşluğa da sanırım buğday ve yem çuvalları koymuşlardı. Yetişkinler araca biniş zamanlarına
göre boş koltuklara oturuyor, biz çocuklar ise bu çuvalların üzerine oturuyor
hatta uzanıyorduk.
Kozan'dan hareket eden minibüs barajı
geçtikten sonra önce incir, sonra üzüm almak için farklı noktalarda
durdu. Alışveriş yapan yapmayan herkes minibüsten iniyor, en azından temiz bir
hava alıp araca geri biniyordu. O zaman
bir şeyler alıp almadığımızı da hatırlamıyorum. Yola devam eden minibüs Akkaya 'da yolun sağ tarafındaki lokantada duruyordu. Lokantaya girmek için 7-8
basamak çıkmanız gerekiyordu. Basamakların hemen kenarında, duvarında
metal taslar asılı, her daim soğuk akan suyuyla bir çeşme vardı. Bu çeşmeden su
içmeden veya el yüz yıkamadan lokantaya girmek olmazdı.
Yemek yiyenler, çay içenler, çocuklarını
tuvalete götürenler, yine lokantanın yanındaki ve karşısındaki çardaklarda satılan
meyve ve sebzelerden alanların işleri bitince minibüs Feke'ye doğru hareket
ediyordu. Az önce Horzum'dan ekmek alamamış olanlar Feke 'den somun ekmek
alıyor ve tüm minibüsü saran taze ekmek kokusuyla araca biniyordu.
Benim için köy ve yayla bizim "Tırtat" dediğimiz asıl adı
"Tırtarhan" olan (gerçi ismi en son Yeşiloba oldu ama) asfaltın
bitip stabilize köy yolumuzun başladığı kavşaktan sonraki tüm güzergahı kapsıyordu.
Köy yoluna girdiğimizde uzunca bir süre sağ
taraftan, genellikle çınar ağaçları yer yer de kavaklar arasından akan dere
ileride bir köprüde sağa, diğer köprüde sola, en son "Köprübaşı"
dediğimiz mevkide tekrar sağa geçerek yol boyunca bize eşlik ediyordu.
Köprübaşı 'ndan sonra, solda Apturaman Emmi
'nin evini geçince sağdaki ilk ev Dedemin Evi 'ydi.
Ev, topraktan ve ağaçlardan yapılmış kargir
denilen türde bir yapıydı. Alt kısmında davar damı, üst kısmında ev, evin
dereye bakan kısmında dereyi ve cinli değirmeni görebileceğiniz büyükçe bir çardak vardı.
Eve doğru yaklaşırken yol bir anda
çok dik bir yokuş haline geliyordu. Yokuş bitimindeki evden önce bahçedeki
asırlık dut ağacını görüyorduk. Antepli 'nin minibüsü bu koca ağacı geçip
dedemin evinin arkasında durdu.
Evin ön tarafı dereye bakan çardaklı taraf,
arkası ise yola bakan ve şu anda bizim bulunduğumuz penceresiz diğer taraftı. Ev eğimli bir arazide olduğu
için arka taraf yoldan yaklaşık bir buçuk metre falan yukarıdaydı sanırım.
Minibüsün durduğu yerden eve girmek için, önce davar damının üstündeki kapsalığı
açmak, evin yan tarafından bir balkon gibi arkaya uzanan bölümden çardaklı arka
kısma doğru yürümek gerekiyordu. İşte o kapsalık, evin duvarına bitişik diğer
bir dut ağacına dayanıyordu.
Annem elinde sarı valizi ile minibüsten indi ve sonra da ablamla beni indirdi. Minibüs tozu dumana katarak
hareket ederken annem kapsalığı açıyor ablama ve bana da içeri girmemizi
söylüyordu. Bense hemen dut ağacına bir bakıp geleceğimi söyleyerek annemin
itirazına rağmen önce toprak dama, sonra da dut ağacına çıkmak için acele
ediyordum.
Hızlıca çıktığım damdan, hemen yanda
bulunan dut ağacına doğru ayağımı uzattığımı ve ağacın gövdesine dokunduğumu
hatırlıyorum en son...
Gözlerimi açtığımda annem, nenem ve ablam endişeli gözlerle
karşımda duruyorlardı.
Ağaçtan düştüğümü ve kafamın yarıldığını
falan anlattılar. Ne olduğuna dair pek bir şey hatırlayamıyorum. Bir kaç gün içinde yaram
kapandı ama yaramazlığım dillere destan oldu tabii ki.
Sonraki günler sanırım bizim Mutlu 'nunda olduğu zamanlardı. Derelerde gezdik, çamlıkta yürüdük, bahçelerden atladık falan ama bir
şeyler eksikti bizde. Çünkü köyümüzdeki çocukların çoğunda "kuş lastiği" diye
tabir ettiğimiz sapan vardı ama bizim sapanımız yoktu.
Tabii ki bir gün sapan yapmaya karar verdik. Elastik
kısım bakkallarda satılıyordu ama ya diğer parçalar ne olacaktı? Çatalı için bir
çok kişiden yardım istedik ve sonunda bulduk. Sırım da bulduk sonrasında ama
"sahtiyen" veya "meşin" denilen ve içine taş konulan
parçayı nasıl ve nerede bulacağımızı bilmiyorduk. Sonra köydeki çocuklardan
biri bu parçanın eski ayakkabılardan yapıldığı falan anlattı.
Komşulara sorduk, bakkala gittik, derelerde
aradık ama bir türlü eski bir ayakkabı bulup bir meşin yapamadik.
Bir gün evdeki eşyaları falan kurcalarken
kışlık bir bot buldum. Sonra bu bottan bir meşin olabileceğini düşündüm ve
hemen makası alarak işe koyuldum. Ayakkabının dili olarak tabir edilen kısmını
bir güzel kestim ve ayakkabıyı da döşeklerin üst üste koyulduğu yüklüğün arka
tarafına sakladım. Kuş lastiğini yaptım ve bu sırrı hiç kimseye anlatmadım...
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla
yayılan salgının evlere kapandığımız zamanlarında, yine yaylada çardakta oturduğumuz bir günde Hakkı Amcam dedemin botundan bahsederken olaydan
yaklaşık 30 yıl sonra bir itirafta bulundum. Dedeme getirdiğin o botu kuş
lastiği yapmak için kesmiştim dedim. Böylece hem eski günleri, hem rahmetli
dedemi hem de çocukluğumu andık.
Bakalım bundan sonraki zamanlarda yaylada neler olacak daha!
Sahi yaramaz bir çocuk muydum ki?