O zaman 10 yaşında falandım galiba. İki sokak
ilerde boş arsanın yanında toplanan kalabalık ilgimi çekmişti. Hemen koştum
arabaların yanına. Sanırım Chevrolet marka, siyah bir araç yavaş yavaş
ilerliyordu. Arabaya doğru yürüdüm. Araba durdu ve şoför koltuğunda oturan
adamla göz göze geldik.
- Gel bakalım. Biz kimiz biliyor musun? Dedi.
Hemen arabanın üzerindeki logolara ve afişlere
baktım. MÇP yazıyordu.
- MÇP 'den geliyorsunuz, dedim.
Adam gülerek,
- Peki MÇP ne demek diye sordu.
-Milliyetçi Çalışma Partisi, Alparslan TÜRKEŞ
‘in partisi dedim sorunun cevabını biliyor olmanın verdiği mutlulukla.
Araba yoluna devam etti ben de arkalarından baktım bir süre…
Yıllar sonra bir gün babamla birlikte çarşıya
gittik. Şimdilerde Sabancı Merkez Camisi ‘nin olduğu yer o zaman şehirler arası
otogardı. Karşısındaki yeşil alan ve parkın bulunduğu kısım ise Seyhan Nehri boyunca lunaparktı.
Lunaparkta çeşit çeşit oyunlar, oyuncaklar hatta bir kaç maymunun falan da
bulunduğu bir hayvanat bahçesi bile vardı. Burada bir de küçük- amfi tiyatro
tarzı- konser alanı vardı. Bu konser alanında o gün Ozan Arif 'i dinledik
babamla. "Çırpınırdı Karadeniz" marşını da ilk defa o gün duymuş ve
çok beğenmiştim.
Ben o günden sonra kanına kan karışmış bir
"Yavru Kurt" tum artık. Yıllarca sürecek "Ülkücülük" maceramız
o gün başlamıştı.
Daha sonraları Kozan Yolu üzerinde bulunan
Ülkü Ocağına gidip gelmelerim başladı.
Kimler yoktu ki. Eyüp, Mehmet,
İsrafil, Adnan Başkan, Efrail Başkan ve seminerler veren Kamil Hoca (Kâmil
Köse). Seminerlerin tamamına katıldım neredeyse. Çünkü benim mantığıma göre bir
iş mutfağından ve fikirlerin çıkış noktasından öğrenilmeliydi. Bu okumalar ve
seminerlerde 9 IŞIK DOKTRİNİ ''ni öğrenirken merhum Başbuğ 'un bu kadar ince
düşünmesine şaşırmıştım doğrusu. Çünkü bildiğimiz kadarıyla o bir askerdi ve hayatı askerlikle
geçmişti. Sonradan hayatını araştırınca bakışındaki entelektüel boyut ona olan
hayranlığımı artırmıştı.
Artık "Ocaklı" bir genç olarak
okuyor, seminerlere katılıyor hatta haddimi aşarak babamla fikri tartışmalara
giriyordum ama ne yazık ki bunlar için biraz geç kalmıştım.
Takvimler 4 Nisan 1997 gününü gösterdiğinde o
üzücü haber tüm yurtta duyuldu. BAŞBUĞ ÖLDÜ!
Yüzbinlerce insan, yüzbinlerce Ülkücü Ankara
'da toplandık. Mahşer-i bir kalabalık vardı. Yoğun kar yağışına rağmen uzunca bir süre yürüdük bu
kalabalıkla. Her yer bembeyaz olana kadar devam etti kar
yağışı. Soğuğu hissetmiyorduk sanki.
İnsanlar bir yandan abdest alıyor bir yandan da hâlâ nasıl böyle bir şey olabilir ki diye konuşuyordu. Başbuğ 'un görünürde ciddi bir rahatsızlığı yoktu çünkü. Kalp krizi nedeniyle vefat ettiğini öğrendik sonradan. Eşi Seval Hanım bir konuşmasında : " Aramızdan aniden ayrılması yağmurun, fırtınanın ortasında şemsiyenizin 'şak' diye kapanması gibi.." diyerek üzüntüsünü dile getirmişti. Aslında bu söz bizim durumumuzu da özetliyordu. Tüm Ülkücülerin ve Türk Dünyası 'nın şemsiyesi bir anda kapanmıştı.
Yıllar içinde birçok kitap okudum ve birçok
insan tanıdım, köprünün altından çok sular aktı, aramızdan ayrılışının üzerinden 24 yıl geçti fakat merhum Başbuğ ‘un “DAVA” kitabı şu an hala karşımda
kütüphanemin rafında duruyor. Kulaklara küpe olması gereken sözünde ise: "İslamiyet'i ele alıp Türklüğü inkar etmek ihanettir. Bunun tersi de aynı derecede gaflet ve ihanettir." diyordu.
Rabbim gani gani rahmet eylesin mekanı cennet
olsun inşallah.
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Maalesef gidenlerin yeri dolmuyor. Tam bu zamanlarda ekmek,Su ve hava gibi ihtiyacımız var lakin onlar aramızda yok. Rabbim yarınlarımızı hayırlı eylesin. Ben bu kutsal davayı 1978 yılında gönlüme koydum ve tap taze ,köklü bir şekilde hala gönlümde fidan gibi hiç yaşlanmadi,yaşlanmayacak da.
YanıtlaSil