İki tarafında bodur çam ağaçları
bulunan yolda, transitin her virajda sağa sola yatmasına aldırmadan
varacağım menzili düşünüyordum. İlk gelişimin üzerinden kaç yıl geçti
hatırlamıyorum. Hatta her hafta bu yoldan geçeceğimi söyleseler inanmazdım o
zaman.
Yaklaşık 45 dakika süren bir
yolculuktan sonra vardığımız beldede sol tarafta çok eski hatta yer yer yıkık
ve alçak taş duvarlarla çevrili boş
araziyi geçip sağda metruk denebilecek bir yerde duran minibüsten indik.
Allahım hava nasıl da sıcak! Neyse
ki Adanalı olmanın verdiği bir alışmışlık var bünyede. Karşı kaldırıma geçip
küçük küçük dükkanlardan oluşan işyerlerine çok da dikkat etmeden hızlıca
yürümeye devam ediyorum. Kapısında mavi ve yeşil renkli ve Adana’da bizim ‘tabla’
diye adlandırdığımız seyyar tezgahlarda renk renk, irili ufaklı ve çeşit çeşit şekerler satan satıcılarının arasından, taş kemerli bir kapıdan
geçiyorum, yerleri sanırım andezit taşından döşenmiş avluya girebilmek için 3-4
basamak çıkmanız gerekiyor. Avluya adım atar atmaz sanırım sekizli tonoz üzerine
yapılan ve kurşunla kaplanmış kubbesi ile herkesin harıl harıl abdest aldığı
şadırvan karşılıyor girenleri. Tam karşıda müftülüğe ait bir bina ve tabi en
önemlisi de avlunun sol tarafında kadın ve erkek girişleri olarak iki kapısı bulunan
Hz Veysel Karani Türbesi ile hemen onun yanında da cami bulunuyor.
Halk arasında anlatılan hikâyelerin
birinde –sözde- Hz Peygamberin, ‘Beni ziyaret edemeyenler Veysel Karani’yi
ziyaret etsinler.’ dediği anlatılırmış. Hatta yöre halkının bir kısmı 7 yıl üst
üste bu türbenin ziyaret edilmesinin Hac Ziyareti olarak kabul edildiğine
inanırmış, diyorlar. Bu duruma ‘Fakir Haccı veya Fakirlerin Haccı’ denildiği rivayeti
bile var
Caminin ve türbenin girişinde
bembeyaz sarıklı ve sarıklarıyla yarışırcasına beyazlamış sakallarıyla nur
yüzlü ve genelde tombik dedeler ile tabii ki saflığın ve iyiliğin
sembolüymüşçesine beyaz başörtüleriyle yine şirin mi şirin teyzeler ve nineleri
görüyorsunuz hemen. Kimi ayakkabısını giyiyor taş duvarlara tutunarak ve sanki
hiç bitmesini istemediği duasını mırıldanarak. Kimi de duasına başlıyor bir
yandan başörtüsünü düzeltirken bir yandan da ayakkabısını çıkarmaya çalışırken
girdiği türbe kapısında. Amcalar teyzelerden, dedeler ninelerden o kapıda
ayrılıyorlar içeri girince ettikleri dualarda
buluşmak üzere.
Biz de girdik ayakkabımızı
çıkararak ve boynumuzu bükerek biraz da. Öyle ya Hz Peygamberin övgüsüne nail
olmuş bir zatın kabrine gelmiştim nihayetinde.
Oldukça güzel oymalarla süslenmiş
sandukanın kenarında namaz kılanları gördüm ilkin. Dua edenler, tesbih çekenler,
fotoğraf çekenler… Herkes orada olmaktan gayet memnun. Biz de namazımızı kılıp
duamızı ettik. Edeptendir, sandukanın yanından dua ederek ayrılırken sırtımızı
dönmeden çıktık kapıdan.
Avludan çıkınca sola dönerseniz
yolu takip ederek çıktığınız tepede Şeyh Osman Türbesini de görebilirsiniz. Bu defa
öyle yapmadım. Sağa döndüm ve gelirken çok da dikkatli bakmadığım o küçük
dükkanlara yöneldim.
Dükkanların önünde maviden
pembeye, eflatundan sarıya, yeşilden mora her renk yazma, baş örtüleri, şallar,
çocuklar için oyuncaklar, sahte takılar bulunuyor. İçeri doğru adım attığımda
hurmalar, gül suları yine çeşitli paketlerde farklı şekerler ve şekerlemeler,
seccadeler, tesbihler, gül suları var. Her turistik noktada olduğu gibi burada
da çeşitli magnetler vardı ki bunların ekseriyeti Veysel Karani Hatırası yazılarından
oluşuyordu. Taş veya ahşaptan yapılmış türbe maketleri hatta deve kervanları
şeklinde süsler bile vardı. Bir haberde okumuştum mayıs ayında Türkiye ‘nin her
tarafından ziyaretçiler geldiği ve günde bir ton şeker satıldığı oluyormuş.
Önce beğendiğim şekerlerden paket
paket aldım tabii. Sonra birkaç anahtarlık ve sonunda birden hatırladım
unutmamam gereken şeyi. Nenemle konuşurken Ziyaret'ten beyaz yazma alacağımı
söylemiştim ona. Kocaman beyaz bir yazma gösterdi satıcı. Kenarlarında yeşil
iplerden yapılmış süslemeler ile Hz Veysel Karani Camisi ve Türbenin tasvirleri
vardı. Aldım onu büyük bir sevinçle ve ayrıldım oradan.
Adana’ya gelince hemen ilk gün
gittim nenemin yanına. Önce şekerlerden falan verdim sonra da maddi değeri çok
yüksek olmasa da benim için manevi olarak çok değerli hediyeyi verdim ona. Bir kamyon dua etti
bana. Gençken Ziyaret'e gittiğinden falan bahsetti. Dedemin de sağ olduğu
dönemlerde onların ‘Memlekete gidiyoruz.’ dediği, aslında Muş ‘a gittikleri,
kocaman kocaman bidonlarda otlu peynirler ve beyaz çuvallarda kesilmemiş kesme
şekerlerle -’kırtlama şekeri’- Adana’ya döndükleri yolculuklarında, seyahat ettikleri otobüsler adet olduğu üzere mutlaka Ziyaret ‘te dururmuş. Onlar
da hem dinlenirler hem de namaz kılıp dua ederlermiş.
Şimdi nenem ve dedem her ikisi de yoklar. Rabbim gani gani rahmet eylesin.
Veysel Karani Hazretlerine komşu eylesin
ki, inşallah Peygamber Efendimize de komşu olurlar.
Bugünlerde sadece fotoğraflarını görebildiğim
Siirt ve orada tanıştığımız kardeş ve dostlarımıza da bu vesile ile selam
olsun.